Tutuculuk Nedir

tutuculuk, yürürlükteki düzenin olabildiğince korunması gerektiği inancına bağlılık. Kişisel davranışların yönlendirilmesinde zaman ve deneyimle sınanmış gelenek ve kurumlan temel alma, bunlarda da hızlı ve sık değişiklik istememe eğilimidir. Bu eğilimi haklı göstermek için yararlanılan felsefi öğretiler için de kullanılan terim, başlı başına bir siyaset önerisinden çok, çeşitli siyasal öneriler karşısında alınan tutumu anlatır.
Tutuculuk belli bir toplum görüşüne dayanır. Buna göre toplum çok karmaşık bir organizmadır; birbiriyle ilişkili sayısız öğesi toplumun esenliğine çoğu kez öngörülemeyen yollardan katkıda bulunur. Bu organizma genellikle yüzyıllar süren bir deneme ve yanılma sürecinden geçerek yavaş yavaş evrilmiştir. Süreklilik büyük önem taşıdığından toplumda ve özellikle yönetimde değişikliğe yönelik her öneri, soyut ve bağımsız doğruluk ya da haklılık ölçütlerine göre değil, en az istenmeyen yan etkiyle bu karmaşık organizmayla bütünleştirilebilmesine göre değerlendirilmelidir. Kuram ile uygulama arasındaki ayrım korunmalıdır, çünkü kuramsal düzeyde zorunlu görünen bir düşünce uygulamada etkisiz, hatta tehlikeli olabilir. Dolayısıyla devlet işlerinde fazla incelik ve felsefeden kaçınılmalı, yol gösterici olarak geçmiş ve yararlılığı kanıtlanmış uygulamalar alınmalıdır. Tutucu düşünür siyasal görüşlerini soyut kuramsal yazılarla değil, belli bir pratik amaç güden güncel yazı ve konuşmalarla dile getirir. Dilekçe, duyuru ve hak bildirgesi türünden girişimler genellikle tutucular arasında olumsuz karşılanır.

Bu organik devlet anlayışına dayalı bazı siyasal programlar vardır. Tutucular kilise, aile ve özel mülkiyet gibi tarihte önem taşımış kurumlara büyük saygı gösterirler. Genel yaklaşım olarak hızlı değişiklik ve yeniliklere karşı dururlar. İnsanların gelecekte kusursuzlaşabileceğine inanmak ve güvenmektense, var olan kusurlarını olgu düzeyinde kabul etmek eğilimindedirler.

Çağdaş tutuculuğun babası sayılan İngiliz parlamenter Edmund Burke bu terimi hiç kullanmamıştı. Görüşleri 1789 Fransız Dev-rimi’ne duyduğu tepkiyle gelişen Burke, Reflections on the Revolution in France (1790; Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler) adh yapıtında “kuramcılar”, “metafi-zikçiler” ve “tahminciler” dediği Fransız eylemcileri düşünceyle çok fazla uğraşmakla suçladı. Bu uğraşlarının yanı sıra siyasal programları “hak” gibi soyut kavramlarla değerlendirerek devletin karmaşıklığını gözden kaçırdıklannı ve büyük değişikliklerin kolayca gerçekleştirilebileceğini sandık-lannı öne sürdü. Devrimcilerin öne sürdükleri hakları ilke düzeyinde yadsımıyor, ama bunların kurulacak bir yönetim için çerçeve alınmasını akıllıca bulmuyordu. “Metafizik olarak doğru”, ama “ahlaksal ve siyasal olarak yanlış” bulduğu insan haklarının en büyük güvencesinin devletin esenliği olduğunu, devletin esenliğinin ise yöneticilerinin akıllılığına bağlı olduğunu savunuyordu. Devletin temelini insan haklanna değil, yönetimin istek ve gereksinmeleri karşılama işlevine dayandırıyordu. Hükümetlerin kuramsal değil, pratik kaygılarla hareket etmesi gerektiğine inandığından Fransız Dev-rimi’ne karşı çıktı, ama İrlanda’da Katolik-leri ve Amerika’da göçmenleri destekledi. İrlanda ve Amerika anlaşmazlıklannda İngiltere’nin bir hakkı söz konusu olsa bile, bu hakkın kullanılmasının akıllıca olmayabileceğine dikkati çekti.

Tıpkı çağdaş liberalizm gibi çağdaş tutuculuk da Ingiltere’de doğdu. Günümüze değin gelen en güçlü tutucu siyasal parti olan Ingiliz Muhafazakâr Parti’si Tory’lerin doğrudan uzantısı olarak 1830’larda kuruldu ve seçmen tabanını yalnızca toprak sahipleri ve din adamlarını değil, toplumun bütün sınıflarını kapsayacak biçimde genişletti. Partinin tutarlı bir siyasal güce dönüşmesinde
Benjamin Disraeli önemli rol oynadı. Winston Churchill’in II. Dünya Savaşı sırasındaki koalisyon hükümetinde büyük ortak durumunda olan Muhafazakâr Parti bu tarihten sonra İngiltere’de ya iktidar ya da ana muhalefet partisi oldu. AFC’de Hıristiyan Demokratik Birlik (CDU), İtalya’da Hıristiyan Demokrat Parti (DC) ve Japonya da Liberal-Demokrat Parti 20. yüzyılın öbür büyük tutucu partileri arasında yer aldılar.

19. yüzyılda Fransa’da tutuculuğun en önemli felsefi sözcüsü olan Joseph de Mais-tre tıpkı Burke gibi tutuculuk sözcüğünü hiç kullanmadı, ama ondan farklı olarak liberal idealleri ilke düzeyinde de reddetti. Eski rejimin (ancien regime) başlıca savunucusu oldu. Buna karşılık Alexis de Tocqueville gibi sonraki dönemin Fransız tutucularını Burke kadar etkilemedi. Napoléon sonrasında Avusturya prensi Metternich Avrupa’da tutuculuğun simgesi oldu. Alman tutuculuğunun en önemli sözcüleri arasında ise her ikisi de tarihçi olan Friedrich Karl von Savigny ile Leopold von Ranke yer aldı.

ABD’de John Adams, Alexander Hamilton, James Madison ve John Jay gibi Federalistler Burke’ün savunduklarını andıran tutucu ilkelerden yola çıktılar. Ama ABD’de siyasal yaşamda tutucu ve ilerici bölünmesi ancak Andrew Jackson’ın başkan seçildiği (1828) yıllarda ortaya çıktı. Bu tarihten sonra ABD’de tutucu akım iki kaynaktan beslendi. Bunlardan birini Gü-ney’de John C. Calhoun’dan etkilenen aşırı tutuculuk, öbürünü ise eski Federalist hareketin New England’daki kalıntıları oluşturdu. Ama ABD Anayasası’nın yapısı ve kurucularının çoğunun ihtiyatlı liberalizmi yüzünden ABD’de tutucu akımlar genellikle Avrupa’dakilerden daha merkeze yakın bir konumda kaldı.

Etiketler: ,

Yorum yazın