Tatlı Suda Yaşayan Omurgalı Hayvanlar

Tatlı Suda Yaşayan Omurgalı Hayvanlar , Tatlı Suda Yaşayan Omurgalılar , Tatlı Su Omurgalıları

Göller, bataklıklar, ırmaklar, uzun ve dar körfezler, çeşitli akıntılardan derelere kadar, en küçük bir su oluğunda bile hiçbir hareket görünmemesine karşın, hepsi çok iyi düzen ve denge sağlamış, böylelikle irili ufaklı birçok hayvan ve bitkinin barınağı olmuştur.

Tatlı su yaşamı, nicelik bakımından okyanus ve denizdekilere oranla daha geride olmakla beraber yukarıda sayılan tüm su birikintilerindeki yaşam oldukça önemlidir. Tatlı su gerçekte birçok hayvan ve bitkinin varlığıyla yakından ilişkilidir.

Sulu çevreye uyum sağlamaları açısından benzer özellikleri olmasına karşın (su yüzünde durabilmek, yüzmek, suda erimiş oksijeni almak gibi), kara sularında yaşayan canlılar, deniz yaşamını yönetenlerin kurallarına göre daha değişik kuralların etkisi altındadır. Bu suların tipik özelliği, fiziksel öğelerin düzensizliğidir. Yalnızca ısı, basınç ve bitki yaşamının varlığı ya da yokluğu (bunlar yiyecek zincirinin ana bağlantısıdır) değil, akış hızında da önemli değişiklikler görülür. Suların kimyasal yapıları, bulundukları çevreye, mevsimlere, sulara karışan diğer ırmaklara ve bunların kollarının yapısına ya da belirli sulu çevrelerden uzaklığına bağlıdır.

Tatlı suların tuz yoğunluğu, tuzlu sulara oranla daha düşüktür (kuraldışı durumlar dışında). Ancak tatlı su hayvanlarının hücrelerindeki protoplazmanın tuz yoğunluğu, tuzlu sulardakilerle aynı olduğundan, tatlı su hayvanlarının vücutlarında bulunan hücrelerdeki tuzun, tuz yoğunluğu daha az olan çevredeki tatlı suda erimesini önleyecek yapıları olması gerekmektedir.

Tatlı sular genellikle ikiye ayrılır: akarsular ve durgun sular. Birinci bölüm, birçok ırmaklardan, tatlı suların tuzlu sularla karıştığı körfezlere kadar çok çeşitli su yollarını; ikinci bölüm ise, irili ufaklı gölleri ve bataklıkları içerir. Birinci sorun, suyun itici gücüne karşı koyabilecek yapılarla akıntılara dayanabilmektir. Bu yüzden bu sularda yaşayan hayvanların dibe ya da kayalara kenetlenebilmelerini sağlayacak organları gelişmiştir. Som balıkları kuvvetli akıntılara karşı yüzebilmekte uzmandır. Bu balıklar diğerlerinin tersine, yumurtalarını bırakmak için doğdukları tatlı sulara dönerler ve adaleli kuyrukları sayesinde çağlayanların gücüne bile karşı koyabilirler.

Birçok hayvan, akıntıların yarattığı sorunlarla başa çıkamadığından kaçmış, sakin sulara sığınmış, ancak daha sonra buralardaki sellerden zarar görmüşlerdir.

Sularda yaşayan hayvanların en ilginci, suları kendi çıkarlarına göre yönetebilen kunduzlardır. Bunlar, daha çok Kuzey Amerika’da bulunan kemirici hayvanlardır. Ağaç kabuklarını kemirirler ve sularda bir çeşit baraj kurmak için toplarlar. Bu barajları, kendilerini ve yavrularını korumak ve kış yiyeceklerini saklamak amacıyla, ayrıca kıyılara yaptıkları yeraltı tünellerini, olası su baskınlarından korumak için kurarlar. Yalnızca arka ayaklarını kullanarak oldukça hızlı yüzerler (ön ayakları genellikle göğüslerinin altında kıvrılmış durumdadır). Kunduzlar kürek biçimli kuyruklarının yardımıyla, 90 m. uzunlukta ve 3 m. yükseklikteki suyun yönünü değiştirebilecek setler kurabilirler. Alaska’nın kahverengi ayıları da, aynı biçimde akarsularda çok rahat yaşarlar ve en gözde avları olan som balıklarını yakalayabilmek için çağlayanların arasından geçebilirler. Ayak parmakları arasında bulunan bir perdeyle yüzme yeteneklerini geliştirebilen susamurları da aynı özelliklere sahiptirler.

Coğrafyacılar, dalgalı su akımı oluşturan dik ve engelli yamaçlardan geçerek, düz ve geniş alanlara yerleşen daha sakin ve ağır hareket ederek diğer akarsuları da kabul etmeye başlayan su akıntılarını, ırmak diye adlandırırlar. Bu çevrede fiziksel ve morfolojik özellikler birçok değişikliklere uğrar: su yatağı genişler, akıntı yavaşlar, ırmak dibine kum ve çakıl dolar ve ırmak kenarlarında bitki yaşamı çoğalarak, çok sayıda hayvanın yaşamasına da olanak sağlar.

Omurgalıların ana sınıflarını oluşturan balıkları, amfibileri, sürüngenleri ve memelileri burada da görebiliriz.

Tatlı suların en eski canlılarından olan balıklar, bugün de bulunmaktadır. Balıkların bazı çeşitleri, sözgelimi denizde yaşayan coelacanthların son derece ilkel özellikleri vardır. Örneğin bunlardan Afrika ırmaklarında bulunan ve garip göğüs yüzgeçleri olan bir türün yalnızca solungaçları değil, sudaki oksijen oranı yetersiz kaldığında çalışan basit ciğerleri de vardır. Ayrıca Nijer ve Kongo ırmaklarında bulunan bir diğerinin yüzgeçsiz ve yılana benzer gövdesi vardır.

Kıkırdaklı balıklar oldukça ender bulunurlar (Amazon ve Orinoco ırmaklarında birkaç çeşit vatoz bulunduğu bilinmektedir). Kemikli balıklar ise çok çeşitli biçimlerdedir ve deniz balıklarına benzerler. Örnek olarak boyları 38 mm.’den az olan pikpinlerin bazı ırmaklarda yaşayan ufak pandakaları, Volga ırmağında bulunan ve uzunlukları 4 m.’ye ulaşan büyük mersin balıklarını, balıkçılarca tutulan Avrupa kökenli tatlı su levreklerini Güney Amerika’da bulunan korkunç ve kana susamış piranhaları verebiliriz. Amfibilerden önce, balık sanılan ancak vücut yapıları amfibileri andıran tatlı su sakinlerinden söz etmeliyiz. Bunlar hem ciğeri hem de solungaçları bulunan ve böylece suda ve karada solunum yapabilen akciğerli balıklardır (dipneumono).

Avustralya ırmaklarında yaşayan, akciğerli barramunda ve Afrika’ya özgü akciğerli balıklarıdır. İki tür de lezzetli etlerinden hoşlanan yedilerce avlanılırlar.

Barramundaların her yarım saatte bir nefes almak için su yüzeyine çıktıklarında kullandıkları tek ciğerleri vardır. Geceleri avlanır ve rahatsız edildiklerinde fark edilebilen bir gürültü çıkarırlar.

Afrika’ya özgü akciğerli balıklarının iki ciğeri vardır. Irmak yatağında yürürken göğüslerindeki yüzgeçlerini ayak gibi kullanırlar. Yaşadığı ırmak kuruduğu zaman bir deliİc kazarak kendisini bunun içine gömer. Bazen bu delikte 6 ay kadar yaşar. Bu durumdayken çamurdan yapılmış ve dudakları arasında saklı ufak bir tüp sayesinde nefes alır ve kuyruğundaki kaslardan beslenir.

Kurbağalar, kara kurbağaları ve semenderler (daha çok göl ve bataklıklarda bulunmalarına karşın), yalnızca yumurtlama ve bunu izleyen larva dönemlerinde ağır akan ırmakların oluşturduğu su çevrelerinde yaşarlar. Yılanlar, deniz kaplumbağaları ve timsahlar ise zaman zaman sulu çevrede zaman zaman karalarda yaşarlar.

Kuşlar genellikle ırmakları değil, göllerin ya da bataklıkların sakin sularını yeğlerler. Memeliler için aynı şey söylenemez. Kendilerini tatlı su koşullarına tamamen uyduramamalarına karşın (balinalar, ayıbalıkları ve yunuslar için denizlerde olduğu gibi), gelişimleri birçok yönden sulu çevrelerle yakından ilişkilidir. Bu konuda Amazon ve Orinoco ırmaklarında bulunan bir yunus türünden, arka ayaklarındaki pençelerle su yüzeyinin hemen altında yüzen balıkları yakalayıp yüzen bazı yarasalardan, yıkanmak ve yiyeceklerini yıkamak için ırmaklara giden çamaşırcı ayılardan, bazen ayaklarında yüzmelerine yardımcı olmak için sert kıllardan oluşmuş saçakları bulunan ayılardan, tapirlerden ve sorekslerden, son olarak, ağır hareket eden, çok iri, tepelerinde bulunan gözleri ve burunları dışarda kalmak koşuluyla, suda gömülü duran suaygırlarından söz edebiliriz.

Irmakların en rahat ve sorumsuz hayvanları olan susamurları, kediler kadar çevik ve akıllıdırlar. Karşılarına çıkan her şeyle oynar, günün çoğunu hareket ederek geçirir ve geceleri avlanırlar. Karides, salyangoz, balık, kurbağa ve denizyılanı en sevdikleri avlardır. Bunları bulamadıklarında fare, ördek ya da tavuk bile yerler. Yavrularını büyüttükleri yuvalarını karada, otlardan ve her zaman kuru kalacak biçimde yaparlar. Ayrıca, avlarını da burada yerler. Karayla denizler arasında olduğu gibi ırmaklar ve karalar arasında da geçiş alanları vardır. Bu alanlar, fiziksel koşulların yaşamı canlandırdığı ya da bütünüyle yok ettiği su çölleridir. Su çöllerini, tuzlu ya da tatlı su bataklıkları ve suların çeşitli yönlere dağıldığı körfezler oluşturur. Bu alanların verimliliği (çok nemli alan olarak da bilinirler) en az üç koşula bağlıdır: 1) deniz yüzeyinin sürekli alçalıp yükselmesinden oluşan, yiyecek maddelerinin yer değiştirmesini ve artıkların ortadan kalkmasını sağlayan, gelgit; 2) sudaki oksijen yoğunluğu değişikliklerine bağlı olan, bitki yaşamının çeşitliliği ve zenginliği;3) Hemen hemen sürekli sabit kalan ısı, ışık ve su birleşimi. Birçok balık, örneğin kas, kefal, tuzlu sudan, tatlı suya kolayca geçebilir. Diğerleri (som balığı, mersin balığı ve tirsi balığı gibi) ise denizlerden tatlı sulara sadece üremek için geçerler. Yılanbalıklarmın davranışı ise tam tersidir. Olgunluk dönemlerinde karasularından Atlas Okyanusuna iner ve Sargasso Denizine gelirler. Burada yumurtalarını bırakırlar. Oluşan larvaların ana babalarının aldığı yolu izleyerek asıl ırmaklarına dönene değin gelişimlerini tamamlarlar. Pembe flamingolar, bitkileri az, sığ göl kenarlarının en çok karşılaşılan sakinleridir. Bunlar kanat boyları 1.7 m.’yi bulan büyük kuşlardır. Başlarından uzun, yassı ve ucu kıvrık gagalarıyla çamurları ayırıp buldukları karides ve midyeleri oburca yiyip yutarlar. Yumurtlama zamanı gelince flamingolar, çamurları alçak bir tepe oluşturacak biçimde yığarlar. Dişiler ortasında bir delik bulunan ters dönmüş bir vazoyu andıran bu tepelere yumurtlarlar ve sonra bu delikler sırayla ana ve baba tarafından kapatılırlar. Durgun sular, suyun akışını bir engelin önlemesiyle oluşurlar. Doğa olaylarının (buz kitlelerinin erimesi, karaların yer değiştirmesi, volkanik kraterlerin dolması gibi jeolojik işlemler sonucu oluşan) ya da yapay nedenlerin (insanların ve kunduzların yaptıkları barajlar) oluşturduğu engellerin doldurduğu su birikintilerinde de yaşam vardır. Bu birikintiler büyüklüklerine ve derinliklerine göre göller, gölcükler, bataklıklar olarak sınıflandırılırlar.

Göller, içlerindeki yaşamı ısıya borçludurlar. Gerçekte 40° sıcaklıkta Olan su ağırlaşır ve hareket eder, böylece organik maddelerin yer değişimi sağlanır. Bu nedenle ılık göllerin suları yaz ve kış yer değiştirir. Soğukta ağırlaşan yüzeydeki sular dibe iner. Sıcak günler gelince tüm sular aynı ısıya ulaşabilmek için yer değiştirirler. Böylece tüm çevre yeniden canlanır. Kutuplarda ve tropik bölgelerde bu karışma ancak yüzeyde olur. Kutuplarda sular donar (bazı balıkların kış uykusuna yatmasına neden olabilir), tropik sularda ise ısı 4° derecenin altına düşmez. Hareket yalnızca su yüzeyinde, akıntı ve dalgalarla oluşur. Burada oksijen de az bulunduğundan hayvan toplulukları daha derinlerdedir.

Yaşamın düzenlenişi incelenirken, göller denizlerle kıyaslanabilir. Burada da üç bölge belirlenmiştir: köklü bitkilerin yoğun olduğu kıyı bölgesi (göllerdeki bitki örtüsü daha çok karalardan geçmiş, tohumlu yüksek bitkileri içerir); plankton yaşamının yoğun olduğu, serbest hareket eden limnetik bölge; dibe bağlı bitki ve hayvanların bulunduğu bentkonik (göldibi) bölge.

Göller, kıyılarındaki sığ bölgelerde çok sayıda yetişen bitkilerle beslenen balıklarla doludur. Dipteki çamurları sürekli kazarak av arayan (solucanlar, midyeler, istiridyeler) ve dip sularda yaşayan sayısız tür vardır. Çamurları kazabilmeleri için bu hayvanlar özel yapılara sahiptir. Örneğin, mersin balıklarının ve sazan balıklarının bıyıkları, ufak antenler gibi, her çeşit yiyeceği seçebilmektedir. Bu hayvanların ikisinin de ağızlarını dışa çevirebilme yetenekleri, Afrika sularında yaşayan bazı türlerin ise uzun burunlarında hortuma benzer özel yapıları vardır. Kör yılanbalıklarmın yollarına çıkan engelleri aşarak yiyecek bulmalarını sağlamak için karmaşık yapılı elektrikli organları bulunur.

Suların yavaş yavaş soğuyan dünya kabuğundan akmaya başladığı eski günlerin bir anısı gibi, göller gölcükler ve bataklıklar çift yaşamlı denilen hayvan türleriyle doludur. Bunlar amfibilerdir. Amfibilerin larva dönemlerinde solungaçları, olgunluk dönemlerinde ise ciğerleri vardır. Gerektiğinde ince, korunmasız ve dolaysız olarak oksijeni emebilen derileriyle solunum yaparlar. Bu türün bazı üyeleri (su kurbağaları ve semenderler) olgunlaştıklarında da suya bağlı kalırlar ve solunumlarını sürekli olarak derileriyle yaparlar.

Yılanlar ve kuşlar tarafından sürekli avlanan amfibilerin etkin korunma yöntemleri vardır. Bunlar, renk değiştirebilme, ağrı verici ısırmalar, sıçrarken ve yüzerken arka ayaklarının kuvvetli adalelerinin sağladığı çeviklik ve diğer bazı özelliklerdir.

Bazı kara kurbağaları, kurbağalar ve semenderler yaşamlarının büyük bir bölümünü karada, suya yakın ağaç dallarında ve bitkilerde geçirdikleri halde yumurtalarını suya bırakmak ve larva dönemlerini suda geçirmek zorundadırlar. Ancak balıklar ve bazı su böcekleri için çok iyi yem olduklarından, larvalar burada da tehlikelerden uzak değillerdir. Bu nedenle ana babalar sadece çok fazla yumurtlayarak değil, sağlam ve gizli yuvalar yaparak, bazen yavrularını sırtlarında taşıyarak bunların bütünüyle yok olmasını önlerler. Örneğin, Güney Amerika’da yaşayan dişli, beşparmaklı kara kurbağası (Leptoda ctylus) kıyıya yakın, çamurdan, kapalı bir set yapar ve yumurtalarını buraya bırakırlar. Mevsim yağmurlarıyla bu setler gevşer ve dağılırlar, böylece büyümüş ve kendi kendilerine hareket edebilecek duruma gelmiş kurbağa yavruları serbest kalırlar. Petekli kurbağa yumurtalarını sırtında, Batı Afrika’da yaşayan bir kurbağa cinsinin erkeği ise boğazında taşır.

Kelerler ve semenderler genelde kurbağalar ve kara kurbağalarından daha çok suya bağlıdırlar. En çok ilgi çekenleri Japonya’da bulunan ve (1.25 m. uzunluğundaki) sudan hiç ayrılmayan, ancak nefes almak için su yüzeyine çıkan dev semenderlerdir. Durgun sular kuşların tartışmasız vatanıdır. Suyu, yiyecek aramak ya da kıyılarındaki kamışlara yuva yapmak için kullanan su kuşları buralara sürekli ya da geçici bir süre için yerleşirler. Bu kuşlar iki sınıfa ayrılmaktadır; yüzen kuşlar, balıkçıl kuşlar.

Birinci sınıftaki kuşlarda uçabilme yeteneği, hemen hemen yüzme yeteneğiyle ver değiştirmiştir. Daha doğrusu tropik türlerde avlanma yeteneği hemen hemen yok olmuştur. Ancak soğuk bölgelerde yaşayan kuşlar, kış gelince göç etmek zorunda olduklarından, bu yetenekleri saklı kalmıştır. Kullanılmayan kanatların yerinde durmasına karşın, yüzücü vuruşları ayak ve parmaklarda oluşan özel yapılar sağlamaktadır. Aralarında ince bir perde bulunan parmakların yuvarlak uçları sürtünmeyi azaltarak yüzmeyi kolaylaştırır. Diğer yandan balıkçıl kuşların özellikle çok uzun bacakları, bunun sonucu uzun boyunları ve gagaları vardır (ibişler, akbalıkçıllar, jakanalar). Balıkçılların hepsi sığ sularda, yayvan parmaklarını yüzen bitkilerin yapraklarına yerleştirerek yürüyebilirler. Su kuşlarının yumuşak boyunları türlü biçimlerdeki gagalarla sonuçlanır. Kaz karabatağı avlarını batırarak öldürmek için gagalarını bir mızrak gibi kullanır; kaşıkçı balıkçıllar yassı gagalarıyla çamuru karıştırırlar, diğer yönden ördekler suları süzerek içindeki planktonu seçerler.

Değişik gagalardan söz ederken pelikanların gagalarına da değinmeliyiz. Pelikanlar, Eski Dünyanın büyük göllerinde yaşayan, 2 m. boyunda, kanat uzunluğu ise 2.5 m.’yi bulan pelikanlar, iri ve ilginç yapılarıyla dikkati çekerler. Gagaları düzgün, çok kuvvetli, ve 50 cm. uzunluğundadır. Gaganın ucundan gırtlağa kadar gerili deri keselerinde 2 kg. kadar balık depolayabilirler. Acıktıklarında bu torbalarındaki balıkları peş peşe havaya fırlatır, sonra havada yakalayarak yerler.

İyi yüzebilen ve uçabilen pelikanların karada garip yürüyüş biçimleri vardır. Çok kısa olan bacakları yürüyüşlerinin yavaş ve dengesiz olmasına yol açar. Pelikanlar, geceleri karada, ağaç dallarına tüneyerek, ya da su yüzüne çıkmış kayalarda geçirirler. Yuvalarını karalara, kamış ve otlarla kurar, mayıs ayında yumurtlarlar. Dişiler yumurtaların üzerinde otururken, erkekler onları gözetlerler.

Yüzyıllardır, tatlı su gölcükleri ve bataklıklar, hastalıklar ve sıtma mikroplarının barınağı olmuştur. Mikropları taşıyan sivrisineklerin üremesi ve gelişmesini önleyecek çalışmalar yapıldığından ve yok olma tehlikesiyle karşılaşan türlerin sığındıkları bitek alanlar (vahalar) durumuna geldiğinden, bu nemli çevrelerin olumsuz etkisi bir ölçüde değişmiştir. Bu çevredeki hayvanlar göllerde yaşayan hayvanlara benzerler. Göldekilere ek olarak timsahların bazı türleri, memelilerden ise susamurları ve vizonlar vardır. Yaşamın bulunması için suyun ana öğe olduğu üç çevre vardır. Bunlar; yeraltı mağaraları ve ağaçlardaki çürüyen oyuklarla, insanların yaptığı yapay göllerdir.

Suların sürekli damlaması sonucu mağaralarda nem oranı yüksektir. Oldukça derin su oluklarının ve küçük gölcüklerin bulunduğu mağaralar, içinde yaşayanlara, mevsimlerle değişmeyen yaşam koşullan sağlamaktadır. Buralarda yaşayan hayvanların benzer, ancak dış dünyadaki yaşamla kıyaslanamayacak özellikleri vardır.

Mağaralarda yaşayan yaratıklar çok küçüktür. Derileri renksiz ve çok ince olduğundan genellikle solunuma yardımcı olur. Bu hayvanlarda gözler çok ender bulunur ve bulunsa bile iyi göremezler. Ancak dokunma ve koku alma duyuları çok gelişmiştir. Bazı yarasa türlerinin dışında mağaralarda az sayıda memeli yaşar. Mağaralarda ayrıca amfibilerden, kör semender ve olgunlaşmasına karşın solungaçlarıyla nefes alan mağara semenderi; balıklardan ise, 7 cm. uzunluğunda, gözleri olmayan, saydam gövdeli kör balıklar ve birkaç yılan ve kuş türü de bulunur.

Ağaçlardaki çürüyen oyuklar, huni biçimli yapraklar ve birçok tropik bitki çiçekleriyle çok sayıda ufak canlıların barınağıdır. Buradaki yaşama ayak uyduran hayvan türlerini belirleyen, bu barınakların sınırlı boyutlarıdır ve bu yüzden buralarda omurgasızlardan böcekler, omurgalılardan ise küçük kurbağalar ve sinek kuşlan yaşarlar.

İnsanoğlu doğal su kaynaklarının bulunmadığı alanlarda yapay göletler oluşturarak buraların görünümünü değiştirmiştir. Bu göl suları, önceden mikroskobik hayvanlarla doldurulmakta, daha sonra insanlar tarafından getirilen balıklar ve amfibiler için yiyecek kaynağı olmaktadır.

Bu çevreler kısa bir süre sonra yaşlanma tehlikesiyle karşılaşırlar. Genellikle iyi korunamayan göllerin diplerindeki aşınım sonucu oluşan değişiklikler bu tehlikeyi doğururlar. Gölleri ve gölcükleri düzenli olarak kurutmak ve sonra yeniden hayvanların üremesini sağlamak bu tehlikenin tek çözümüdür. Japonya’da bu su rezervleri, tanımı bütünleyen su tarımı için kullanılmaktadır. Buralarda yosunlar, istiridyeler ve balıklar çok sayıda yetiştirilip, düzenli aralıklarla fiziksel ve kimyasal özellikleri İncelenmektedir.

Ancak doğal su kaynaklarının büyük çoğunluğunun çevreleri insanlar tarafından kullanıldığından, ortaya çıkan çevre kirlenmesi nedeniyle bazı türlerin sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Örneğin, bunlardan biri olan Gördekbalığının (Acıbalık = Rhoreus sericeus amarus B.) oldukça ilginç bir yaşam öyküsü vardır.

Bunlar, yumurtlama zamanı dışında, kendi türünden balıklarla sürüler oluşturarak yaşarlar. Ancak yumurtlama zamanı gelince çok çeşitli renklere bezenirler. Bunun nedeni ise, karşı cinsten bir balığın ilgisini çekebilme çabasından başka bir şey değildir. Bu sırada erkek balık, içinde midye bulunan bir bölge seçer (Anodonta cygnea ya da Unio pictorum) ve burayı eşiyle paylaşırken diğer erkek balıklara karşı korur.

Adı geçen midyelerin arka kenarlarında iki delikleri vardır. Doğal olarak aşağıdaki delikten soluma suyunu ve besinini alır, yukarıdakinden ise kullanılmış suyu ve pisliği dışarı atar. Bunlardan ilki solunum deliği, İkincisi ise dışkılık deliğidir. Bu arada eş olarak seçilen dişi balık, midyenin hareketlerini gözler. Yumurtlamaya hazır olduğunda, biı.süreçte oluşan ve aslında yumurtalık uzantısından başka bir şey olmayan bırakma borusunu, midyenin kabuğunun açılması sırasında dışkılık deliğinden içeri sokar. Midyenin solungaçlarının yanına yumurtalarını bırakır. Erkek balık ise midyenin üzerine tohumlarını fışkırtır ve bunlar soluma suyuyla emilerek, midyenin solungaçlarına giderler ve orada yumurtalarını döllerler.

Yavru balıklar, boyları 1 cm.’yi aşınca midyenin dışkılık deliğinden dışarı çıkarlar ve sudaki yaşamlarına başlarlar.

Göl, bataklık ve ağır akan ırmak kıyılarında yaşamını sürdüren gördekbalıklarıyla ev sahibi midyelerin varlıkları, buraların kirlenmesi ya da kurutulmasıyla gün geçtikçe daha da azalmaktadır.

Etiketler: ,

Yorum yazın