Suyun Tarihçesi

 

5000 YILLIK MODERN SANAT
Okyanuslar hem su kaynağıdırlar, hem de Dünyadaki su dolaşımının sonuçlandığı kesimlerdir. Su çevrimi kavramı ancak 300 yıl kadar önce doğmuş, tam anlamıyla ve açık seçik bir biçimde 200 yıl kadar önce biçimlenmiştir.
Arkeologlara göre taş devri insanları, subiliminin bazı yönleri üzerinde pratik kavramlara sahip tiler ve su dolaşımını belirli ölçüde, yönlendirebiliyorlardı.
En eski uygarlıkların kurak ve yarı – kurak bölgelerde ortaya çıkması bir rastlantı değildir. Kurak bölgelerde yaşayan insanlar, suyun akışını bilmek, basit göçebe toplum yapısını aşmak, yerleşik topluma geçmek ve güvence altında olmak için suyu yönlendirmek zorundaydılar.
İ.Ö. 5000 yıllarından itibaren güneybatı Asya nın bazı yörelerinde sulama yapılmış ve İ.Ö. 4000 yılına doğru da sulanan tarlalarla çevrili kentler belirmiştir. Sümer uygarlığı İ.Ö. 3000 yılından birkaç yüzyıl önce çıkmış ve Mezopotamya ovalarındaki sulamanın yayılması sonucunda gelişmiştir.
Nil’in kabaran sularından yararlanan havza tipi sulama Mezopotamya’daki yoğun sulama ile hemen hemen aynı tarihlerde belirmiştir. Mısırlılar son derece pratik düşünen insanlardı. İ.Ö. 3000 yılından önce nehir kabarmalarının yüksekliğini saptamışlar ve böylece ilk subilimsel ölçümlerini yapmışlardır. Su taşkınlarını gözlemlemekte bilimsel bir amaç gütmemişlerdir. Kabaran suların yüksekliği, sular altında kalacak alanları belirtiyor ve ürünlerin vergiye bağlanmasında ölçüt oluyordu.

YERALTI SULARINDAN YARARLANMA
Yeraltı sularından yararlanarak gerçekleştirilen sulama, yüzey sularından yararlanan sulama tipinden çok daha sonra ortaya çıkmıştır. İ.Ö. 7. yüzyıldan başlayarak khanat adı verilen ve yeraltı sularını kullanan bir sulama sistemi belirmiştir. Khanat, ucu bir su tabakasına ulaşan yanal bir tüneldi. Yüzeye, tünelin çıkışına gelen su, köyün su gereksinimini sağlamak ya da sulamada kullanılmak üzere yönlendirilirdi. Kuyu açma tekniklerinin ve motorlu pompaların geliştirilmesinden önce, yeraltı sularından yararlanmanın en etkin yolu bu teknikti. Nitekim Doğu Anadolu’da, Alğa- nistan’da, Kuzey Afrika’da ve Çin’de bir sürü khanat yapılmıştı. Bunlardan çoğu hâlâ kullanılmaktadır.
Asya’da sulamanın gerekmediği bölgelerde, ürünlerin vergilendirilmesinde temel alınmak üzere yağmur miktarını ölçme fikri gelişmiştir.
İ.Ö1. 4. yüzyılın bitiminden itibaren Hindistan’ da bu amaçla ölçümler yapılmıştır. Nitekim, yağmur ölçmenin başlangıç tarihi olarak, genellikle, İ.Ö. 4. yüzyılın bitimi kabul edilir. Çin’de ise, meteorolojik gözlemler İ.Ö. 1200’lerden itibaren yapılmış, sistemli bir yağmur ölçme de İ.Ö. 200’lere doğru gerçekleşmiştir. Aslında suyun bilimsel değişmeleriyle ilgili bir kavram Çin’ de İ.Ö. 900’lerden itibaren gelişmiştir ama; Çin’ in o dönemlerde Batı üzerinde hiçbir etkisi yoktu.

İLK SU MÜHENDİSLERİ
Bilimsel gelişmeye büyük atılım kazandıranlar eski Yunanlılardır. Eski Yunanlılar,evrenin belirli ve şaşmaz bir düzenle işlediğine inanırlardı. Aristo’nun (İ.ö. 384 – 322) subilime ilişkin fikirlerinin hemen bütünüyle yanlış olduğu doğrudur. Aristo, nehir sularının, büyük ve çok soğuk yeraltı mağaralarında havanın suya dönüşmesiyle oluştuğu inanandaydı. Ona göre yağmurlar, akarsuların ancak çok ufak bir bölümünü meydana getiriyorlardı.
Bu görüş, 2000 yıl boyunca kendini kabul ettirdi; modern çağın başlangıçlarına dek su çevriminin ve su dinamiğinin kavranılmasını engelledi.
Su mühendisliği alanındaki ustalıklarına karşın Romalılar da su çevrimine ilişkin genel düşünceye sahip değildiler. Bununla beraber, Marcus Vit- ruvius Pollio, Aristo’nunkine ters düşen bir görüş geliştirdi. Buharlaşan suyun bulutları oluşturduğunu, bulutların yağdırdığı yağmurun su kaynaklarını oluşturduğunu öne sürdü. Ancak, İ.ö. 4. yüzyılda hızlı bir düşünsel çöküş başladı, bilimler Avrupa’da bin yıllık bir duraklama dönemi yaşadılar.
Bilimsel atılım, İtalya’da Leonardo da Vinci gibi evrensel bir yaratıcı güç yardımı ile yeniden başlatıldı. Vinci, subilimden çok su ile ilgilendi, ancak bazen subilimsel çevrimin bugünkü ilkeleriyle bağdaşır görüşler de geliştirdi.
Vinci, Alplerin su geçirir jeolojik oluşumların subilimsel açıdan taşıdığı önemi kabullenmiş, yeraltı sularının nasıl yeniden biriktiği ve düz arazilerdeki kaynakların nasıl beslendiği üzerinde önemle durmuştur. Vinci’nin fikirleri ancak çok daha ileri tarihlerde bütünselliğe kavuşturulmuştur.
Aynı şekilde, Fransa’da da bağımsız düşünürler belirmeye başlamıştır. Bunlardan biri de Beı – nard Palissy’dir. Palissy, 1580’de yayımladığı küçük kitabında, ilk kez, su kaynaklarının yalnızca yağmur suyuyla beslendiğini öne sürmüştür. Artezyen kuyularının yapılarını tutarlı bir biçimde açıklamış; yeraltı suları ile nehirler arasındaki bağlantıya ve genel subilimsel çevrime ilişkin doğru açıklamalarda bulunmuştur. Palissy’nin artezyen kuyularıyla ilgili bulguları, ancak 200 yıl sonra Erasmus Darwin tarafından geliştirilmiş, 1785 tarihinde “tam anlamıyla doğru” ilk açıklama yapılmıştır.
Subilim ve ilgili bilim dalları tarihinde, 17. yüzyıl başlangıcı, büyük bir dönemeç olmuştur. Bu dönemde barometre, dereceli termometre ve nemölçer keşfedilmiş; meteoroloji alanında önemli aşamalar sağlanmış ve dolayısıyla subilim alanında yeni gelişme ufukları açılmıştır. Uluslararası ilk meteoroloji ağı, Toskana grandükü Fer- dinand II tarafından 1654’de düzenlenmiş; böy- lece çevrim kavramını temel alan gerçekten bilimsel düzeyde bir subiliminin doğmasına ortam hazırlanmıştır.
Suya ilişkin geleneksel görüşlere son veren
Fransız fizikçisi Pierre Perrault (1611 – 1680) olmuştur. Perrault, ilk kez, subilimsel öğeleri ölçmeyi denemiş, Seine’in yukarı havzasının belirli bir bölümiiıdeki yağışın, bu bölgedeki akarsu debisinin en az altı katı olduğunu göstermiş, böy- lece yağmurlarla su kaynaklarının ve akarsuların yükselmesi arasında bir bağ bulunmadığına ilişkin köhne görüşü yıkmıştır.
Perrault, kireçli bölgelerde nehirlerin derin çukurlarda kaybolup gittiğini ve Paris dolaylarındaki su tabakasının, nehrin kabarmasına koşut olarak yükseldiğini gözlemlemiştir. Perrault, bu gözlemlerinden, Paris’in su altında kalabilir düzeydeki ovalarının tortularına nehir sularının sızdığı sonucuna varmıştır. Atmosferdeki buharın yeniden oluşması için denizlerdeki ve kara parçalarındaki buharlaşmanın taşıdığı önem üzerinde durmamıştır. Ancak, atmosferdeki nemin bir ölçüde denizlerden kaynaklandığını kabul etmiştir. Perrault’un görüşüne göre, yağışların altıda birinin denizlere katılmasıyla, bir geri dönüş mekanizması olmalıydı. Yoksa, kıtalardan gelen hava kütlesinin su buharından arınması gerekirdi.
Suyun atmosfer içinde çevrim mekanizmasını açıklayan da İngiliz astronomu Edmund Halley (1657 – 1742) olmuştur. Halley, 1687’de, ilk kez denizlerdeki buharlaşmayı değerlendirmiş ve bu buhar kaynağının karalar üzerine düşen yağışlara kaynak olduğunu öne sürmüştür.
Halley, belirli sıcaklıklarda buharlaşma konusunda, İngiltere’de bazı basit deneyler yapmıştır. Bu deneyler için, kollu bir terazinin üzerinde duran su dolu bir kap, bir termometre ve suyun sıcaklığını korumak için kor dolu bir kap kullanmıştır. Yirmi santimetre çapındaki kapta iki saat içinde gözlemlediği buharlaşmayı hareket noktası alan Halley, cüretkâr bir genelleştirmeyle Akdeniz’in yıllık toplam buharlaşmasını hesaplamıştır. Şaşırtıcı olmakla birlikte, Halley, buharlaşmanın hacmine ilişkin tutarlı sonuçlar bulmuştur.
Thames nehrinin debisini hareket noktası alan Halley, Akdeniz’e dökülen akarsuların debilerini değerlendirmek için bir genellemeye daha gitmiştir. Ardından Akdeniz’deki günlük buharlaşmanın, bu denize dökülen su hacminin yaklaşık olarak üç katına eşit olduğunu göstermiştir.
Perrault, atmosferdeki sudan yola çıkıyor ve bu suyun yağış sonrası durumunu yansıtıyordu. Halley ise, başlıca buhar kaynağını okyanusların oluşturduğunu görmüş ve su çevriminde bir denge olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Elbetteki bu ölçümler ve değerlendirmeler oldukça basitti. Bu bilginler, çevrim kavramını açıklığa kavuşturmuşlardır. Ancak, kuramın kesin bilimsel kanıtı 100 yıl sonra ortaya atılmıştır.
Fransız kimyacısı Lavoisier (1743 – 1794) suyun kimyasal bir bileşim olduğunu kanıtlamıştır. Lavoisier, hidrojeni yakarak suyun sentezini gerçekleştirmiş, suyun ağırlık olarak 85 parça oksijenle
15 parça hidrojenden meydana geldiğini göstermiştir (gerçek orantı ise 88,9’a 11,1’dir). Ancak bunun atom kuramı içinde, kesin olarak açıklanması için İngiliz bilgini John Dalton’u beklemek gerekmiştir.
1793 tarihli bir incelemede, Dalton, yaptığı deneylere dayanarak, suyun buharlaştığı zaman kimyasal niteliğini sürdürdüğünü belirtmiş; bu arada günümüz için basit ama o dönemde son derece önemli olan bir ilkeyi dile getirmiş; kara parçaları üzerindeki buharlaşmanın yağmurlardan az olması gerektiğini, aksi halde ırmakların akama- yacağını belirtmiştir.
Dalton, böylece su dengesine ilişkin değerlendirmelere yol açmış ve İngiltere ile Galler Ülkesindeki su dengesini hesaplamayı deneyen ilk kişi olmuştur.
1845’de, Sir Robert Kane İrlanda nehirlerinin su gücünü ölçmüş, bunu yaparken, buharlaşmadan yağışın çıkartılması sonucu elde edilen nehir debilerinden yola çıkmıştır.
Yeraltı sularının öneminin gereğince kavranılması için, jeolojinin gerçek bir bilim haline gelmesi gerekmiştir. Bu da ancak 19. yüzyılın başında, özellikle İngiliz William Smith’in (1769 – 1839) çalışmalarıyla gerçekleşmiştir. Smith, katmansal ve yapısal jeolojiyi gerçek bilimsel temellerine oturtmuştur. Bir bölgenin jeolojik yapısı, adeta, yeraltı sularının boru döşemi sistemini oluşturur ve bu sistem gereğince kavranmadan da su dünyasının yapısı anlaşılamaz.
Arazi üzerinde mühendis ve topografyacı olarak çalışan Smith, akaçlama konusunda özgün yöntemler geliştirmiş, su kaynaklarının yapısıyla ilgili yeni ve tutarlı bir kuram keşfetmiş; nihayet yeraltı sularının akışı konusunda açık ve seçik bir yaklaşım elde etmiştir. 1799’da ilk jeoloji haritasını yayımlayan Smith, jeoloji ve yeraltı suları konusundaki bilgilerinden hareketle, Scarborough kentinin su sorununu çözmüştür. Değişken düzeydeki bir yeraltı su tabakasında su yatağını değiştirmek için bir tünel açılmış; bir düzenleme sistemi, beslenme döneminde stokların artması ve yazın daha fazla su pompalanması olanağını vermiştir.
Smith’in subilim çalışmaları,mühendislik alanında bir dizi yenilikler getirmiştir. Yaptığı harita ve katmansal inceleme 19.yüzyıl yeraltı subili- minin gelişmesine olanak tanımıştır.
19. yüzyılın ortaları, özellikle Fransa’da yeraltı sularına ilişkin önemli araştırmaların gerçekleştirildiği dönemler olmuştur.
Rahip Paramelle (1790 – 1875) Massif Cent- ral’in eteklerindeki kireçli Causses bölgesinde ya- rarlanabilinecek az miktarda su bulunmasına şaşırmış; yağmurların akarsuları ve kaynakları beslemek açısından yeterli olduğunu bildiğinden,dokuz yıl kayalık ve kireçli alanların oluşumunu incelemiştir. 1831’de rahiplikten ayrılmış ve bütün zamanını kuyu açılacak yerlerin saptanmasına ayırmıştır. Su kaynaklarına ilişkin kitabında,
10.000 tane yeraltı su kaynağı bulduğunu belirtmiştir. Kuyu açılması için seçtiği yerlerde başarısızlık oranı 12’ye karşı 1 olmuştur. 1886’da yayımlanan “Kaynak Bulma Sanatı” adlı kitabı, yeraltı subilim tarihinde bir aşamadır. Paramelle’ in hiçbir uzmana danışma olanağı yoktu. Bu anlamda, tümüyle kendi kendini yetiştirdiği söylenebilir.
Kuzey Amerikalı subilimciler, kendilerinden önce Avrupa’da sürdürülen deneysel incelemelerin sonuçlarından yararlanmışlar ve bu sonuçları geliştirmişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Amerika, subilimsel incelemelerin, özellikle arazi incelemelerinin ve gözlemlerin merkezi haline gelmiştir. Bu çalışmalar konuya ilişkin kuramların sınanmasına, işlenmesine ve değiştirilmesine olanak vermiş; yeni yöntem ve araçların yetkinleştirilmesini sağlamıştır.
Avrupa’da da aynı yüzyılın ilk yarısında, çoğu araştırıcı, çabalarını bu konudaki bulguların toplanması ve ölçümlenmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Macar su mühendisi Vasarhely/i (1795 – 1846) bu dönemde önemli bir araştırma yapmış, Orta Tuna’yı subilimsel ölçütler açısından incelemiş tir. 1822 – 1840 yılları arasında gerçekleştirilen bu çalışma, çoğu tarihçi tarafından gereğince önemsenmemiş, ancak daha sonra, Tuna sularının denetim altında tutulması çalışmalarında ve Tu- rıa’ya ilişkin incelemelerde temel alınmıştır. Va-, sarhelyi I846’da Tisza’nın denetlenmesiyle ilgili planlar dia geliştirmiştir. Bu planlar, su taşkınlarına karşı korunma önlemlerinin yanı sıra, insanların dolaşımına ve çalışmasına büyük ölçüde engel olan üç milyon hektarlık bataklığın akaçlanması- m da öngörüyordu.
Gerçi subilime ilişkin bilgiler yaklaşık 2500 yıldır gelişmektedir ama su çevriminin önemi ancak yakın dönemlerde ciddi olarak kavranılmıştır. Bu gelişmeyi büyük ölçüde, 19. yüzyılın ikinci yansında konuyla ilgili çalışmalar yapan Rus bilginlerine borçluyuz. A.İ. Voeykov, 1875 – 1911 arasında Atlas Okyanusundan gelen buharların Rusya’daki yağış rejimine olan etkilerinin anemine işaret ediyordu. Voeykov, ormanlık bölgelerdeki buharlaşmanın da geniş çapta önem taşıdığını belirtmiştir.
Rus bilginleri, aynı zamanda, dünyanın ısısal ve subilimsel dengesi arasında çok yakın bir bağ b ulunduğunu vurgulamışlardır.
1965 -1974 arasındaki uluslararası subilim çalışmaları, subilimin bütün dallarında araştırmalara yeni bir hız kazandırmış; subilimi alanında bilgi alışverişi yoğunlaşmıştır.
Uluslararası su programı hızla gelişmektedir. 1975’de Unesco’nun gündeme getirdiği bu program, su kaynaklarından yararlanma sürecini yetkin [eştirmeye yönelik akılcı uygulamaların saptanmasına yardımcı olacak, böylece konuya ilişkin araştırmalar hız kazanacaktır.
Böylesine büyük gereksinimler, ancak hükümetlerin ve uluslararası toplulukların gerekli kaynakları bir araya getirmek üzere önemli çabalar harcamalarıyla karşılanabilir. Bu çaba,milyarlarca liralık finansman kaynakları gerektirmekte, mühendislerin, jeologların ve yöneticilerin benzeri görülmedik ölçüde seferber edilmelerini zorunlu kılmaktadır.
Yeterli suya sahip olabilmek için yalnızca yeni kaynaklara bel bağlanamaz. Yeraltı sularını aşırı ölçüde kullanmaktan kaçınmak gerekir. Su sorununu çözebilmemiz için elimizde birçok olanak vardır. Dağıtım sistemlerini yetkinleştirmek, suyu idareli kullanmak, bugün kirlenmiş bulunan gölleri, nehirleri, ırmakları kısa bir süre önceki durumlarına yani duru su kaynakları haline getirmek, bu sorunun çözümüne ilişkin temel önlemlerdir.

Etiketler:

Yorum yazın