Suyun Önemi Nedir

Yeni bir su coğrafyası için Suyun Önemi Nedir
Su, daima, her uygarlığın temel öğesi olmuştur. Çağdaş sanayi ülkeleri, günde insan başına 200 litre su kullanmaktadırlar. Tarım kesiminde,büyük çapta suya gereksinim duyulmakta; bir ton pirinç yetiştirebilmek için 4500 ton, bir ton pamuk için ise yaklaşık 10.000 ton kadar su gerekmektedir.
Tarihsel gelişim süreci içinde uygarlıklar,ikili bir felaketle karşı karşıya kalmışlar; dünyanın geniş kesimlerinde bir yandan kuraklık, öte yandan da su taşkınları gözlemlenmiştir. Hatta, bir ulusun bazen aynı yıl içinde bu iki felaketle de karşılaştığı olmuştur.
Örneğin, kuraklığın kasıp kavurduğu Kaliforniya’da çiftçiler ve kentte yaşayanlar, büyük ölçüde kıtlık çekmişler, ekonomik kayıp milyonlarca doları bulmuştur. Birkaç yüz kilometre kuzeydeki Oregon eyaleti ise büyük su taşkınlarıyla karşılaşmıştır.
Doğa, insanoğluna büyük miktarda su sağlar. Hatta, bu miktarın dünyadaki tüm yörelerin sanayileşmesi için gerekenden de fazla olduğu bir gerçektir. Gelgeldim bu su, uygarlığın gelişebilmesi açısından en elverişli yörelerde bulunmaz. Sov- yetler Birliği’ndeki akarsuların çoğu,kutup dairesine dek uzanan çok soğuk tundralarda akarlar ve Kpzey Buz Denizi’ne dökülürler. Alaska’da bulunan ve Kanada’nın, Meksika’nın, ABD’nin yararlanabileceği
büyük çapta bir su kitlesinden henüz bu yöre insanları yararlanamamaktadır. Çin’e gelince bu ülke bir yıl kuraklıkla, ertesi yıl ise su taşkınlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.
İnsanoğlunun binlerce yıldır bir başka seçeneği yoktu: Suyun bulunduğu yerde yaşamak zorundaydı. Bugün ise uzay çağında yaşıyoruz ve artık ne kuraklığa ne de su taşkınlarına boyun eğmek durumundayız. İnsanoğlu, artık suyu gereken yere götürebilecek olanaklara sahiptir.
Nitekim, ABD’nin batısında, Kaliforniya Subi- lim Programı çevresinde binlerce km’lik yol aşılarak Los Angeles’in su gereksinimi karşılanmış, kurak bölgeler dünyanın en verimli bölgelerinden biri haline getirilmiştir. Sovyetler Birliği’nde Vol- ga – Don kanal sistemi, suyu, Hazar Denizi havzasına yöneltmekte ve dünyanın en geniş tatlı su alanının kurumasını engellemektedir.
önemli yatırımlara ve büyük subilim programlarının dev çaplı çalışmalarına karşılık henüz yapılacak çok iş vardır. Hazar Denizi havzası hâlâ çok az su almaktadır ve Azak Denizi’nde ciddi zararları göze almaksızın Don nehri sularını daha fazla miktarda Hazar’a yöneltme olanağı yoktur. Kaliforniya’ya gelince; bu bölge iki yıl kuraklık yaşamış ve Kuzey Amerika’nın tahıl tarımı yapılan geniş alanlarında tohum ekilememiştir.
Bu koşullar değişebilir. Gelecek kuşaklar
öylesine cüretli subilim projelerine tanık olacaklardır ki, günümüzde bu türden programları yürürlüğe koyanları ürkek bulacaklardır. Bugün, gerek ABD’de, gerekse SSCB’nde incelenen programlar, yalnızca çölleri yeşertme ve insanların yaşamadığı bölgelerde sanayi kurma olanağı vermekle kalmayacak, geniş bölgelerin iklimini değiştirme olanağı da sağlayacaktır.
Söz konusu projeler arasında Alaska’dan Ka- nada’ya, ABD’ye ve Meksika’ya 200 milyar m3 su getirebilme olanağı verecek Kuzey Amerika Subilim ve Enerji Birliği (NAWAPA) projesinin yanı sıra kuzeye akan akarsuları daha yararlı bölgelere yöneltmeyi hedef alan Sovyet projeleri sayılabilir.
Gerek SSCB’de, gerekse ABD’de, değindiğimiz projelere oranla daha basit, ama büyük su kitlelerinin çok uzak mesafelere taşınabileceğini kanıtlamaları açısından oldukça önemli projeler vardır. Her iki ülke yönetimi de, bu konuda,söz konusu projelerin gerçekleşmesine olanak verecek midir? Ve bu elde edilecek sonuçlar, projelerin uygulanmasına değecek midir?
Ekonomik incelemelerin çoğu, başlangıçtaki yatırımların dev çaplı olduğunu, bu harcamaların yüz milyarlarca dolara ulaşacağını ama buna karşı elde edilecek yararların da dev çaplı olacağını ve yatırımları haklı çıkaracağını kanıtlamaktadır.
Geriye çevrebilimsel sonuçlar kalmaktadır. Son yıllara dek, büyük çaptaki su kitlelerinin taşınmasının çevre üzerinde ne gibi etkilere yol açabileceği kestirilemiyordu bile. Bunun nedeni de, yeterli sayıda verinin ve tutarlı bir kuramın bulunmayışıydı. Bugün durum değişmiştir. Merih’e gönderilen Amerikan Viking sondası, gezegenin hava ve iklim koşullarına ilişkin veriler iletmiştir. Merih gezegeninin meteorolojisi, dünya- nınkine oranla çok basittir, ancak ilkeler temelde aynıdır. Bu nedenle Merih temel meteorolojik sistemlerin inceleme laboratuvarı olmuştur. Böylece iklime ilişkin yeni kuramların oluşturulma olanağı doğmuştur.
Uydudan iletilen veriler, yeryüzünün hava ve iklim koşullarıyla ilgili bir tablo düzenlemesine, Okyanusların yeniden ısıtılması ile çok yüksekten esen rüzgârların yer değiştirmesinin yaratacağı sonuçlann incelenmesine ve hava koşullarını belirleyen daha bir dizi öğenin değerlendirilmesine olanak tanımıştır.
Nihayet, ağaç halkalarından, okyanus dibinden örnekler alınmasına kadar uzanan bir dizi araştırma, geçmiş dönemlerin iklimine ilişkin verilerden yola çıkarak iklim mekanizmasının, birbirinden çok farklı koşullarda nasıl işlediğini de- ğerlendirebilmişlerdir.
Bu incelemeler çerçevesinde ortaya bazı sonuçlar çıkmıştır. Günümüz iklim koşulları yakın dönemlerde bile değişikliğe uğramıştır, örneğin, tarih çağında dahi, iklim büyük değişmeler göstermiştir. Grönland, vaktiyle bir ölçüde de olsa,insanların yaşadığı bir yerdi. 12. yüzyıla dek insanlar İzlanda’da gönençli bir yaşam sürdürüyorlardı. Bugün çöl olan bölgeler, bir zamanlar bol yağış alıyordu. Ote yandan vaktiyle çöl olan bölgeler günümüzün yeşillik alanlarıdır.
Bununla birlikte, tarihin tanık olduğu bu değişimlerin, doğanın dünyadaki hava koşullarında meydana getirdiği değişikliklerle karşılaştırıldığında çok az olduğu görülür. Kuzey Amerika ile Avrupa’nın geniş kesimi bir zamanlar büyük buzul tabakalarıyla kaplıydı. Denizlerin düzeyi bugünkünden daha düşüktü. Hatta bazı yerlerde bu fark yüz metreyi bile buluyordu. Gezegenimiz ikliminin onlarca kez uğradığı olağanüstü değişimlerin çapı, insanoğlunun hiçbir eylemiyle karşılaştırılamayacak ölçüdedir.
Elbette ki insanoğlunun,subilimsel verileri değiştirmek için giriştiği çabalar doğanın etkinliklerinden farklıdır; çünkü insanoğlu suların yeniden dağılımını denetleyebilir, bu süreci yönetebilir hatta tersine döndürebilir, örneğin, yeryüzünün yörüngesinde meydana gelen değişikliklerin ardından eğer iklim de değişiyorsa, bunun nedenini denetlenmeyen ve denetlenemez olaylarda aramak gerekir. Oysa, pompalama merkezleri ve barajlar denetlenebilir. Bunlar, yalnızca insan etkinliklerinin bazı zararlı sonuçlarını denetlemede kullanılmazlar, aynı zamanda; eğer gerekiyorsa doğayı durdurmaya yararlar.
Bu yönelimleri kaygıyla karşılayacak insanlar daima olacaktır ve hepsinin de çeşitli gerekçeleri vardır. Özünde, bütün bu şaşırtıcı subilimsel projelerin yararlılığı ya da yararsızlığı akılcıl hesaplar kadar coşkulara da dayanmaktadır. NAWAPA ve Yenisey havzasında yeni bir iç deniz oluşturmayı amaçlayan Sovyet ECHORA projesinin uygulanacakları bölgelerdeki iklim özelliklerini altüst edecek çapta olduklarında kuşku yoktur.
İklim denetlenmeli midir yoksa denetim dışı mı bırakılmalıdır? Her türlü denetim beraberinde bir yanlışlık olasılığını da getirir. Ne var ki denetimsizlik de “akışı” şansa bırakmaktır. Yeni subi- lim’i ve projelerini kuşkuyla karşılayanlar, bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde, doğanın daima sakin olacağı varsayımından yola çıkmaktadırlar. Onlara göre, doğa üzerinde etkili olmaya yönelik bu büyük subilimsel projeler hiç de gerekli değildir.
Oysa, tarihsel gerçekler bu inancı çürütmektedir. 20. yüzyıl insanları uzun süredir son derece elverişli iklim koşullarında yaşamaktalar. Ancak bütün araştırmalar hiç de olumlu sayılamayacak bir değişimin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. “Küçük buzul çağı “nın Grönland’dan Vikingleri uzaklaştırmasından ve İslanda iklimini çok daha sertleştirmesinden sonra, iklimde bir ısınma eğilimi belirmiştir. Bu eğilim bugün son bulmak üzeredir.
Bununla beraber, bugün, havanın soğuması eğilimi artmıştır. Kuzey yarımküresinde, tahılların büyümesine olanak tanıyan ortalama gün sayısı, yüzyılımızın başından bu yana önemli ölçüde azalmıştır.
Subilimi, bu eğilimi tersine çevirecek çapta değildir. Yenisey havzasının bir kesimini bir iç deniz haline dönüştürmeye yönelik Sovyet projesi Sibirya’nın büyük bir bölümünün iklim dengesini sağlayacaktır. Böylece bölgenin çoğu kesimi tarım işletmelerine kavuşacaktır.
Burada sonuçları henüz yeterince kavranmamış bir başka iklimsel gelişme de meydana gelebilir. Arktik kıyılarının daha ılıman olan iklimi buz kitlesi üzerinde etkili olabilir. O zaman ne gibi gelişmelerin patlak verebileceği şimdiden söylenemez. Arktik’te kar yağışlarının artacağı ya da eksileceği yani buz kitlesinin büyüyeceği veya küçüleceği şimdiden kestirilemez. Böyle bir belirsizlik karşısında şöyle düşünülebilir: “Olayları akışına
bırakalım! Neden birtakım sakıncaları göze alıyoruz? Eğer buz kitlesi büyürse bugünün ekilebilir toprakları çöl olacak. Eğer buz kitlesi küçülürse okyanusların düzeyi yükselecek ve kıyı kentleri su altında kalacak. Değişim düşüncesi bile çok tehlikelidir ve hiç kuşkusuz kimse böyle bir değişimi ciddi olarak destekleyemez.”
Gelgelelim, bu projeler olmaksızın denetim olanaksızdır ve çoğu iklimbilimci yeni bir buz çağının eşiğinde olduğumuz kanısındadır.
Bu iklimbilimcilerden bazıları, buzulların henüz gerçek anlamda ilerlemeye bâşlamayışlarını, insanların türlü eylemleriyle ilgili görmektedirler. Bu eylemler yalnızca taşıllaşmış yakıtları yakarak dolaylı yoldan gerçekleşmemektedir. Ayrıca, atmosfere karbon dioksit katarak güneş sıcaklığının daha fazla tutulması gibi dolaylı bir yola da gidilmektedir.
İçlerinden bazıları da atmosfere eklenen duman taneciklerinin yeryüzüne ulaşan güneş ışığı oranını azalttığını ve böylece gezegenimizin soğumasına yol açtığını ileri sürmektedir. Bazıları da iki etkenin birbirini etkisiz kıldığını, çünkü karbon dioksidin, ısının alıkonması sürecini arttırdığım, duman taneciklerinin de yansıyan enerji oranının fazlalaştırdığını öne sürmektedirler.
Ancak, kaygılandırın nitelikte yeni bulgular, tartışmaları daha da karmaşık bir hale sokmuştur. Çok sayıdaki bulgu, bugün güneşin her zaman aynı oranda ısı ve ışık yayınlamadığını göstermektedir. Güneşteki lekelerin tarihsel kanıtları da gözönüne alınarak incelenmesi, güneşin hiçbir lekenin bulunmadığı uzun sükunet dönemleri geçirdiğini ve bunun ısı ile ışığın yayılımını etkilediğini göstermektedir.
Böylece doğanın birçok biçimde iklimi değiştirme olanağına sahip bulunduğu görülmektedir. İnsanların bu doğrultudaki girişimleri, doğanınki- lere oranla çok daha az önemlidir.
Esas sorun da burada belirmektedir. Acaba, insanoğlu büyük (tabii, kara parçaları üzerindeki dev çaplı buzul kitlelerine oranla çok küçük) su kitlelerinin yerini değiştirmeli midir, yoksa doğanın belirli iklimsel gelişmeleri sürdürmesine boyun mu eğmelidir?
Birinci yöntemi kabul ettiğimizi varsayalım. Bu koşullarda kuzey Amerika’da NAVVAPA, Sov- yetler Birliği’nde de PECHORA projelerinin yürürlüğe konma olasılığı büyüktür.
PECHORA projesi 10 milyon hektarlık bir alanın sulanmasına, 3 milyon kilovat – saatlik elektrik elde edilmesine olanak vermektedir. Bu proje, Hazar Denizi’ni kuruma tehlikesine karşı koruyacak ve tuzluluğun artmasını engelleyecektir. PECHORA projesi, aynı zamanda Azak Denizi’ne su sağlayacak, böylece gerçekte normal bir tuzluluk düzeyine erişmesine olanak tanıyacaktır.
NAWAPA projesi daha da geniş çaplıdır. Üç ülkeyi içeren bu proje, çöllerin ekimlik alanlar haline getirilmesini öngörmektedir. Bu proje Amerika’nın “Büyük Gölleri”ni arındırmak için yeterli suyu sağlayacak ve bu göllerin sanayileşme
öncesinde sahip oldukları duruluğa kavuşmalarına olanak tanıyacaktır.
Bu iki projenin iklimsel sonuçlarını kestirmek oldukça kolaydır. Sovyet projesi, Hazar ve Azak denizlerinin yayılımını sağlayarak daha geniş çaplı bir buharlaşmaya, bu da daha doğudaki bölgelerde yağışa yol açacaktır. Bu bölgeleri sulayan nehirler de söz konusu projeden etkilenmekte olup, bu etki hızla yeni bir dengeye yol açacak düzeydedir. İklimsel özellikler değiştiği ölçüde, bu etki süreci, bölgenin sanayileşmesinden önceki koşullara dönüş doğrultusunda olacaktır.
NAVVAPA projesi de sanayileşme öncesi koşullara dönülmesini ve göller ile kara parçalarının bu koşullar çevresinde düzenlenmesini hedeflemektedir. ABD ve SSCB projeleri yoğun tarımın kuraklık yıllarında bir toz okyanusu haline getirdiği toprakların sulanması için gereken suyu sağlayacaklardır.
Bu yararlarının yanı sıra, bir başka kazanç da bu alanda yeni bilgilerin edinilmesidir. İklim koşullarına ilişkin deneyler yapılmasını suç sayanlara, doğanın da bu türden deneyler yaptığını ve üstelik bunların denetlenme olanağının da bulunmadığını anımsatmak gerekir Çağımız teknolojisi, artık dileğimiz değişimleri gerçekleştirebilecek
çaptadır. PECHORA ya da NAVVAPA programlarının iklimsel sonuçlarını kestirebiliriz ve böylelikle büyük su kitlelerinin yerini değiştirdiğimizde hava koşullarında ne gibi değişmeler olabileceğini anlarız.
Bu anlamda, daha geniş çaplı projelerin yürürlüğe girmesi olasıdır. Unutulmamalıdır ki Yenisey havzasına ilişkin Sovyet araştırmaları hazırlık aşamasından öteye gitmiş değildir. Bunun en önemli nedeni, Kuzey Buz Denizinin yakınında bir iç deniz oluşturmanın yalnızca Sovyetler Birliği’nin Asya kesiminde değil, dünyanın geri kalan kesimlerinde çok şiddetli etkileri olabileceğidir. O halde, bu alanda etki- tepki ilişkisini yeterince çözmeden, böylesi geniş projeleri uygulamak hatalı olacaktır.
Ancak bir gün gelecek, insanoğlu, belki de bu yola yönelmek zorunda kalacaktır. Çünkü hem güneş hem de dünya değişmektedir. İklim binlerce yıldır değişikliğe uğramıştır. Üstelik, bu değişim durmuş değildir ve belki de kötü yönde bir başkalaşma gösterecektir.
İnsanoğlu, bu sürece el atmadıkça gelişmeler büyük bir olasılıkla bu doğrultuda hız kazanacaktır. Bu bakımdan “akışa” karışmak kesinlikle gereklidir.

Yorum yazın