Sömürgeleştirme Nedir

Sömürgeleştirme Nedir

SÖMÜRGELEŞTİRME i. (söfnürge > sömürgeleştirmek’ten sömürgeleştir-me). Sömürge haline getirme. || Bu eylemden doğan fiilî durum.

— ANSİKL. Sömürgeleştirme, devletlerarası ilişkilerin özel bir biçimidir. Sömürgeleştirme, bir halkın, yani sömürgeleştiren’-in, başka bir halka, yani sömürgeleştin-len’e hâkimiyetini kabul ettirmesi ve bunu uygulamasını gerektirir. Gerek zor kullanarak, gerek prestijden yararlanarak ve çoğu zaman bu iki etkenin karışımıyle gerçekleştirilen bir fetihten doğar, insan faaliyetinin bütün kesimlerinde (ekonomik, toplumsal, kültürel, siyasî) uygulanma alanı bulur ve özel eşitsizlik durumları yaratır: bunlar, sömürge durumlarıdır. Sömürgeleştirme, dayandığı şartlar nedeniyle, basit fetih ile bir değildir. Gerçekten de, kaynağını, sömürgeleştiren halk ile sömürgeleştirilen halk arasında meydana gelen tarihî bir «düzey farkı»ndan alır. Sömürgeleştiren halk, genellikle, teknik ilerlemeye dayanan («teknik» kelimesi yalnız tarımsal veya sınai üretimi veya para mübadelesini değil, aynı zamanda hükümet ve yönetim araçlarını da belirtir) kültür ve teknik üstünlükleri sebebiyle, bir çağın ihtiyaçlarına, sömürgeleştirilen halka oranla daha iyi ayak uydurabilmiştir. Bunun sonucu olarak, basit bir fethin ancak siyasî etkiler yaratabilmesine karşılık, sömürgeleştirme, etkilerini bütün alanlara yayabilir. Kimi zaman, sömürgeleştiren devletin istememesine rağmen, sömürgeleştirmeye yol açan düzey farkını yoketmek veya hafifletmek eğilimini gösterir. Böylelikle salt bir egemenlik olarak görünmez ve hemen hemen kaçınılmaz bir şekilde, öğretici yönleri bulunan bir egemenlik olarak ortaya çıkar. Bundan ötürü, sömürgeleştirme, çok zaman vesayet veya kayyımlıkla karşılaştırılmış, sömürgeleştiren halk «yetişkin», sömürgeleştirilen halk ise «rüştünü ispat etmemiş» sayılmıştır. Bu karşılaştırmanın bir benzetmeden başka değeri olmadığı besbellidir.

Demek oluyor ki, sömürgeleştirme genel olarak, bir teknik eylem ile bir ekonomik eylemi; sömürgeleştirilen arazideki doğal zenginliklerin değerlendirilmesini; bir idarî ve siyasî eylemi (sömürgeleştirenin az çok dolaysız otoritesi altında bir sömürgeleştirilmiş halkın teşkilâtlanması); bir kültür eylemini (sömürgelestirenin sömürgeleştirilmişlere bilgi ve bilgi edinme vasıtalarını aktarması); sömürgeleştirilmiş halk üzerinde sömürge kuranlara özgü hayat tarzı, anlayışı ve uslûbunun etkisini kapsar. Çeşitli sömürgeleştirme biçimleri, görüş açıları bakımından birbirinden ayrılır:
— Etnik sömürgeleştirme. Sömürgeleştiren halk ile sömürgeleştirilen halk ayrı ayrı ırklardan ise, aralarındaki ilişkiler, ırk ayırımından, melezleşme yoluyle ırkların kaynaşmasına kadar çeşitli derecelerde olabilir.

— Siyasal sömürgeleştirme. Sömürgeleşti-renlerin tam egemenliğinden liberal himaye biçimlerine, hattâ devletlerarası teşkilâtları denetimindeki vesayetlere kadar çeşitli biçimler alabilir, hattâ yarı sömürge ilişkileri bile söz konusu olabilir. Bu ilişkilerde, egemen halk, egemenliği altındaki halk üzerinde etken ama kısıtlı ve dolaylı bir nüfuz kurmakla yetinir.

— Demografik sömürgeleştirme. Sömürgeleştirilen halkın yok edilmesiyle birlikte, sömürgelere kendi halkını yerleştirme eyleminden sömürgeleştirenlerin sayısının en a-za indirildiği salt kadro sömürgeciliğine kadar çeşitli durumları kapsayabilir.

— İktisadî sömürgeleştirme. Basit ticarî alışveriş merkezlerinin kurulmasından, e-konomiye tam anlamıyle el konmasına ve sert bir sömürgecilik anlayışından basit karşılıklı yardımlaşma ve tercih işlemlerine kadar çeşitli durumlar bu tip sömürgecilik içine girer.

— Kültürel sömürgeleştirme. Sömürgeleş-tirilenlerin sömürgeleştirenler içinde mümkün olduğu kadar büyük ölçüde eritilmesinden kültürel muhtariyete kadar, çeşitli ilişkileri kapsar. Bu çeşitli etkenlerin bir araya gelişi, her sömürgeleştirmeye kendi orijinalliğini kazandırır.

Aynı şekilde, bir anayurdun tüm sömürgeleriyle olan ilişkileri de, zamana ve mekâna göre, mutlak hâkimiyette tam eşitliğe ya federal veya konfederal teşkilâtlara kadar çeşitli şekiller alır.

— Tar. Sömürgeleştirme kelimesi farklı biçimlerde anlaşılmıştır; kapsadığı olay bile, zamanla değişik yorumlara uğramıştır. Meselâ, eskiçağ sömürgeleştirmesi, her şeyden önce aynı toplumsal teşkilâtı uzaktaki topraklara nakleden bir güçtür; çağımızın sömürgeleştirmesi ise, önce, anayurdun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyle, kaynakları sömürgeleştirilen halkın yönetim ve yar-dımıyle değerlendirilen bir ülke üzerinde kurulmuş siyasî egemenliktir. Ayrıca bu iki bellibaşlı tipin de birçok değişik türleri vardır.

Eskiçağ, birçok emperyalizm şekillerine sahne olmuştur. Bunların en başarılılarından biri, Pers imparatorluğudur. Ama genellikle «sömürgeleştirme» deyimi, aralarında Yunanlıların birinci sırayı işgal ettiği çeşitli Akdeniz halklarınca girişilmiş geniş insan nakilleri için kullanılır. Ayrıca göç tarzları da oldukça çeşitlidir. Bunlar başlıca üç tipte toplanabilir. Göç, tüm bir halkın istilâcıların baskısıyle zoraki göç etmesi olabilir. Muzaffer Dorların önünden kaçarak Ege denizinin Asya kıyılarına gidip sitelerini yeniden kuran (Aiolis, lo-nia) Akaların göçü, bu tür bir göçtü.

Sonraları, daha iradî ve denizaşırı ülkelere yönelen bu göç biçimi yaygınlaştı. Büyük tacirler ve büyük denizciler yetiştiren Fenike, M.ö. I. binyılın ilk yarısında yalnız doğu Akdeniz’de (Kıbrıs) değil, aynı zamanda ve özellikle Batı Akdeniz’de de (Kuzey Afrika, Sicilya, Sardinya, Ispanya) ticaret üsleri kurmuştu. İyi yerlerde kurulan bazı üsler, zamanla gerçek şehirler halini aldı; buralara yerleşen tacir halk çoğaldı ve etkisini ülkenin içerilerine yaydı. Meselâ, Batı Akdeniz’de en önemli Fenike üssü olan Kartaca (M.ö. 814’e doğru bir Sur’lular tarafından kuruldu), zamanla bağımsız bir site haline geldi, bazı üsleri ve sömürgeleri denetimi altına aldı. Bunların sayısı ve sitenin refahı, M.ö. III. yy.da Roma’lılarla patlak veren anlaşmazlıklar bu yayılmayı durduruncaya kadar sürüp gitti.

M.ö. VIII. yy.dan V. yy.a kadar süren yunan sömürgeleştirme hareketi, daha canlıydı. Nüfus fazlalığı (yunan toprağı verimsizdir), bir siyasî devrim ile sitelerinden bazı grupların kovulması veya servet ve serüven arayan kişilerin yabancı topraklara gitmesi, bu göçü doğurmuştu. Metropol örnek alınarak yeni siteler kuruldu. Akdeniz ve Karadeniz kıyıları boyunca dağılan bu sömürgeler yeni egemen devletler meydana getirdi; ana site ile, sadece dinî ve duygusal bağlarını ve denizin kolaylaştırdığı ticarî ilişkilerini sürdürdüler.

Bununla birlikte, bazı siteler bir kontrollü göç düzenlemekte gecikmediler. Göç eden vatandaşlar, bağlı oldukları anayurttaki bütün haklarını koruyor, sitenin aldığı topraklara yerleşiyor, stratejik bir bölgeyi göz altında bulunduracak gerçek askerî sömürgeler meydana getiriyordu. Atina’nın emperyalist siyaseti, M.ö. V. yy.da, bu sistemi, bütün öteki sitelerden daha geniş çapta uyguladı.

Buna benzer kuruluşlar, İskender’in fetihlerinden (M.ö. IV. yy. sonları) sonra da ortaya çıktı. İskender, yunan sömürgeleştirme hareketini canlandırdı ve bu hareketin kıta içlerine yönelmesini sağladı. İmparatorluğun teşkilâtlanması sınırlarda askerî sömürgelerin ve yunan-Makedonya yerleşme merkezlerinde helenizm yuvaları meydana getiren şehirlerin kurulmasıyle birlikte yürütüldü. Helen sömürgeleştirme hareketinin etkisi İskender imparatorluğunun siyasî parçalanışına ve onu izleyen krallıkların sinsice rekabetlerinden sonra da ortadan kalkmadı. Bu hareket, Küçük Asya’yı tamamıyle etkisi altına aldıktan başka, Baktriyan krallığı gibi tek başına kalmış bir ileri karakolda, üç yüz yıl daha tutunup yunan kültür ve tekniğinin buradan Hindistan’a girmesini, hattâ Çin’e kadar uzanmasını sağladı.
Eskiçağın en büyük imparatorluk devleti olan Roma da, askerî sömürge sisteminden sistemli bir biçimde yararlanmıştı. Yayılmanın daha başlangıcında, Roma vatandaşları stratejik yerlerde, el konulan topraklar üzerinde kurulmuş şehirlere yerleştirilmiş, buraları, yenilen ülkeler üzerinde hâkimiyet kurulmasını ve bu ülkelerin sö-mürülmesini sağlayan gerçek garnizonlar olmuştu (M.ö. IV. yy. sonlan: Antium, Terracina). Roma’nm gittikçe artan gücü çok geçmeden askerî meseleleri sosyal meselelerin ardında ikinci plana itmiş ve M. ö. II. yy. sonlarından itibaren askerî nitelikte sömürgeleştirmeye aslında köylü niteliği taşıyan bir sömürgeleştirme eklenmişti. Ager publicus’a ait toprak parçaları üzerinde yoksul halk tabakasının yerleştirilmesi (Gracchus’lann siyasal ve toplumsal kuruluşları) ve daha sonra Sezar ve İmparatorluk zamanında, hem romalılaş-tırma vasıtası hem de meslekten yetişme bir ordu için gerekli konaklar olan eski askerlerden kurulu sömürgeler bunun örnekleridir.

Roma imparatorluğunun yavaş yavaş ortadan kalkması, halkların geniş yer değiştirme hareketleriyle birlikte gerçekleşti. Bu hareketler daha sonra da sürdü. Sözü geçen göçleri «sömürgeleştirme» olarak nitelemek pek kolay değildir. Eskiçağ sömürgeleştirmesinin sonu ile modern sömürgeleştirmenin başlangıcı arasındaki sürede kalan Avrupa ve Akdeniz Ortaçağının gösterdiği çeşitli halk yayılmaları (istilâlar, imparatorluklar, işlenmemiş araziye yerleştirme, şehir göçleri v.b.) sömürge anlayışıyle pek bağdaşmaz. Ortaçağda kurulan imparatorlukların en büyüğü olan Arap imparatorluğuna da bu kavramı uygulamak doğru olmaz, arap olmaktan çok müslüman olan bu imparatorluğun gelişmesi zaten her türlü basit tanımlamanın dışında kalan karmaşık bir olgudur. Bununla birlikte, sözü geçen gelişme Arapların göçüne de yol açmış, stratejik noktalara askerî sömürgeler yerleştirilmiş (Mezopotamya’da Küfe gibi) veya bedevî kabileler, otlak ve yağma peşinde koşarken oradan oraya göçmüştür (Kuzey Afrika’da Beni Hilâl’ler gibi). Ayrıca, kültürel katkı (İslâm dini) bakımından bu imparatorluğun gelişmesi uygarlığın ilerlemesini derinden etkilemiştir.

Belki de XI. yy. sonlarından XIII. yy. sonlarına kadar Batılılann müslüman doğuya yaptıkları haçlı seferleri, bir sömürgeleşme hareketine daha çok yaklaştınla-bilir. Bir nüfus fazlalığının beslediği bu siyasî yayılma, ele geçirilen mevkilerin ticarî yönden sömürülmesine ve işletilmesine yol açmıştır.

Bu hareket, Bizans’ta görülen farklı ve karmaşık eğilimler aracılığıyle ve bazı sömürgeleştirme biçimlerini hatırlatabilecek Venedik imparatorluğunun kurulmasıyle (XII.-XVIII. yy.lar) sürdü. Ama siyasî bakımdan henüz belirgin bir farklılaşma yoktu. Ayrıca, Ortaçağdaki şu birkaç örnekte, sömürgeleştirenin üstünlüğü kültürden değil, siyasî örgütten doğar ve bir ara gerçekleştirilen eylem birliği, anarşik parçalanmayı kolaylıkla egemenlik altına alabilir.

Avrupa dışında, gerçekten önemli ve sistemli tek sömürgeleştirme örneği, çağdaş Japonya’nmki bir yana bırakılacak olursa, Çin örneğidir. Çin yayılmasının, birbirinden ayrı iki görüntümü vardır, önce çin milletinin yerleştiği alanı belirleyen ve güçlü bir iç sömürgeleştirme çabası harcanmıştır. Hoang-ho ırmağının aşağı havzasından geldiği sanılan bu ulus, M.ö. IV. ve III. yy.larda hızla eski sınırlarının dışına taşmış, yerli halkı kovmuş veya özümlemiştir. Ts’in hanedanının fetihleri sayesinde, Yang-çe vâdisi aşılmış, Kanton krallığı (Nanhai) yenilmiştir; güney Çin’in yutulması, Han sülâlesi tarafından tamamlanmış ve pekiştirilmiştir (M.ö. III. yy. – M.S. III. yy.). Çinlileştirme, fetihten önce gerçekleştirilmemiş ise, fethin ardından oldukça hızlı ortaya çıkar. O zamandan beri, Çin’in yerleştiği alan daha da büyümüştür ama, bu büyüme oldukça yavaşlamış, Yun-nan’a (XIII. yy.) Mançurya’ya kadar yayılmış ve orada gerçek bir öncü cephe ortaya çıkmıştır.
Ama çin fetihleri, çin köylülerinin kök sa-lamayacağı bölgelere, yararı her şeyden önce siyasî, stratejik ve ticarî olan sınır topraklarına da yayılmıştı. Hanlar devrinden itibaren çin egemenliği Dai-Viet’i (Tonkin ile Kuzey Annam) ve özellikle, Orta Asya’yı içine alır. Her şeyden önce askerî işgal niteliğini taşıyan bu yayılma, ancak yüzeyde kalmış bir çinlileştirmeye yol açmıştır, ama bütün «ipek yolu»nun kontrol altına alınması, İmparatorluğa küçümsenmeyecek bir yarar sağlamıştır.

Zaman zaman sarsılan, birçok defa parçalanan Çin sömürge imparatorluğu sonra tamamen yeniden kuruldu (Vietnam hariç) ve Mançu hanedanı tarafından buna bir de Tibet eklendi (XVII. yy. sonu-XVIII. yy. başlangıcı).

Ne var ki, XV. yy.m son yıllarında, en güçlü sömürgeleştirme teşebbüsleri Avrupa’da ortaya çıktı. Bundan ötürü çok zaman, sömürgeleştirme kavramı, Avrupa’nın

XX. yy. başlarında ulaştığı dünya çapındaki üstünlük ile karıştırılır. Ama XV. yy.a kadar bu kıta, Asya ve Afrika karşısında pasiftir. Daha sonra, Avrupanm dinamizmi ağır basar. Eğilimlerin böyle birdenbire altüst oluvermesinin birçok karmaşık nedeni vardır. XV. yy. sonlarından itibaren, Avrupa yaşantısında derin değişmeler bütün alanlarda başgöstermiş-ti. Teknik (gemicilik, silâhlanma v.b.), bilimsel ve siyasî ilerlemeler hızlanmış ve bir süre için, Avrupa halklarına, büyük krallıkların yavaş yavaş disiplin altına aldığı tartışma götürmez bir üstünlük kazandırmıştı. Bu üstünlük, XVIII. yy.da kendini kabul ettirdi, mekanik enerjinin kullanılmağa başlamasıyle (buhar makinesi) birlikte ortaya çıkan kuvvetli bir nüfus artışı bu yayılmayı destekledi. Zaten sömürgeleştirme fetihleri, XVII. ve XVIII. yy.m merkantilist sömürgeleştirme hareketinden, XIX. yy. sonları emperyalizmine kadar birbirinden oldukça farklı görünümler taşır. Ama bu fetihlerin hepsi, anayurdun ihtiyaçlarına göre, boyun eğdirilen toprakların değerlendirilmesine yönelmiştir. Bu da siyasî egemenlik yanında, hattâ bazen bu egemenliğin yanı sıra, İktisadî sömürgeleştirmeye özel bir önem kazandırır.

Birçok durumda, değerlendirme, nüfusun geniş ölçüde başka yere nakline yol açar. Bu geniş hareketin ilk örneklerini iki lber-ya halkı vermiştir: önce, XV. yy.m ikinci yarısında Afrika kıyılannı keşfeden Portekizliler, sonra da 1492’de Kristof Kolomb tarafından Amerika serüvenine sürüklenen Ispanyöllar. Bu öncüleri harekete geçiren, para hırsıyle din yayma arzusunu bağdaştıran pek çok neden vardı. Tek ortak yanlan, altının çekiciliğine kapılmak olan İspanyol! arla Portekizliler, aynı metotları uygulamadıkları gibi aynı alanlarda faaliyet de göstermediler. XVI. yy.m ilk otuz yılında şekillenmeye başlayan Portekiz imparatorluğu her şeyden Önce Hint okyanusu (Aden ile Hürmüz bu denizde, müslüman ticaretine giriş yollannı tıkıyordu) ve Afrika’nın Atlantik kıyılarına sıralanmış bir kıyı üsleri topluluğudur. Brezilya ise, henüz önemsiz bir ek araziydi. İmparatorluğun ticarî gelişmesi pek hızlı olmuş ve bir süre Lizbon’u Avrupa’nn büyiik baharat pazarı haline getirmişti. Sınırlarına 1570’te fiilen ulaşılan İspanyol imparatorluğunun ekseni Yeni Dünyadır. Sadece Filipinlerde, Malezya’nın baharat yönünden zengin adalarında mütevazı bir pay elde etmiştir. Kaliforniya ile Florida’dan Şili’ye ve Plata ovalarına kadar yayılan bu imparatorluk, birliğini koruyabilmek için anayurt geleneklerinden ilham alan sağlam bir teşkilâta dayanıyordu. Hindistan konseyinin vesayeti altında, Amerika’ya yerleşen ve İspanyol krallığına pek biiyük miktarda para sağlayan teşkilât, gerçek bir «Yeni Ispan-ya»dır.

Ama dünyanın, İki İberya krallığı arasında, 1493 papalık emirnamesiyle öngörülen ve Tordesillas antlaşmasıyle kanunlaşan (1494) paylaşılması, öteki büyük devletlerce tanınmamış ve XVI. yy.da rakipler ortaya çıkmakta gecikmemişti. Bunlar Fransızlarla Ingilizler, sonra da Hollanda’lılardır. İlk iki halk, başlangıçta, İspanyolların bıraktığı Kuzey Amerika kıyılarında keşifler yapmaktan ve özellikle Antiller denizinde, İspanyol sömürgelerine karşı korsanlık seferleri (Drake) düzenlemekten ileri gitmemişlerdi. Ayaklanmalarından beri İspanyol krallığına karşı savaş halinde olan HollandalIlar, 1580-1640 arasında gerçekleştirilen İspanyol – Portekiz birliğinden yararlanarak, özellikle Malezya’da, zengin bir sömürge imparatorluğu kurdular, XVII. yy. başlarında, Fransızlarla Ingilizlerden çok ileri giderek Ingilizlere Sonda adasının girişini yasakladılar. O zaman fransız sömürgeleştirmesi Saint-Laurent vâdisiyle (Kanada), İngiliz sömürgeleştirmesi de Vir-gmia kıyısıyle yetindi. Ama bu iki halk,

XVII. yy. ortalarından itibaren teşebbüslerini hızla geliştirdiler. Her ikisi de, çiftçilik için pek değerli olan Antillere ayak attılar, Kuzey Amerika’daki sömürgelerini genişlettiler, Afrika ve Hindistan’da üsler kurdular. XVIII. yy.ın ilk yarısında, öteki halkların zararına, ilerlemeyi hızlandırdılar ve aralarındaki rekabeti de böylelikle alevlendirdiler. Britanya’lılar 1763’te üstün geldiler ve Hindistan ile Kuzey A-merika’daki fransız mevkilerini gerilettiler ama çok geçmeden onlar da ciddî bir buhranla karşı karşıya kaldılar. Bu, Amerika sömürgelerinin zaferle sonuçlanan ayaklanmışıydı (1776-1783). Böylece sömürge tarihinin önemli bir dönemi kapandı.

Bu dönemde, sömürgecilik yayılması, özellikle «sömürge paktonda dile getirilen merkantilizm ilkelerince yönetiliyordu. Büyük çiftlikler gittikçe çoğalıyor (şekerkamışı, baharat bitkileri, tütün, boya bitkileri, sonra kahve, pamuk) ve bunların yetiştirilmesi bol insan emeğini gerektiriyordu. Avrupa’dan gelenler («ücretliler») yerli halkın yetersizliğini karşılamaktan uzaktı ve bunu, zoraki bir köle göçü hareketiyle (hemen hepsi Afrika’lı zenciler) tamamlıyorlardı. Böylece sömürgeleştirme kültür (Avrupa uygarlık biçimlerinin denizaşırı topraklarda yerleşmesi) ve iktisat (Avrupa’da, «sanayi devrimi»ni finanse etmeğe yardımcı olacak kapital birikimi) yönünden ölduğu kadar nüfus yönünden de büyük dalgalanmalara yol açtı.

Sömürgeler ekonomisinin sadece anayurt ekonomisini tamamlayıcı olarak kalmasını gerektiren bu merkantilist anlayış yönünden, en iyi sömürgeler, yani servet kaynağı olan sömürgeler, tropik bölgedeki topraklardır; XVIII. yy.da, uçsuz bucaksız Ka-nada’nın tek bir Antil adası kadar değerli olmadığı anlaşıldı. Bununla birlikte, değişik şartlar, birçok Avrupa halkını (Fran-sızlar, Ingilizler, Ruslar) «ılıman» bölgede önemli bir sömürgeleştirme işine girişmeğe yöneltti. Bu milletler Kuzey Amerika’da veya Sibirya’da, nüfusu az olan ve halklarının iklime kolayca alışabildikleri topraklarda ilerlediler. Bu araziler, ister istemez, «iskân sömürgeleri» oldu ve buralarda sayıları az bile olsa göçmenler zaten hayli zayıf durumdaki yerli nüfusu kovmağa ve daha da azaltmağa giriştiler. Aynı olay, XVIII. yy. sonunda ve XIX. yy.da, Ingilizler Avustralya’yı işgal ettikleri zaman (buranın güney kıyılan ılımandır) ve sonra Yeni Zelanda’da kendini gösterdi. Yeni topraklarda kök salan, yalnız anayurt uygarlığına benzer bir uygarlık değil, aynı zamanda çoğunluğu veya tamamı anayurttan olan bir halktı; bu halk toplumsal bakımından karışıktı, ama köylü unsuru, tropikal sömürgelere oranla çok daha fazlaydı, soylu unsuru ise bir ölçüde daha azdı. Bu toprakların daha az olan İktisadî önemi onları ayrıca anayurttan uzak kalıra durumuna düşürüyor, bu da bazı muhtariyet eğilimlerine yardımcı oluyordu. Bu topraklar, gerek siyasî, gerek insancıl evrimi, XVII. ve
XVIII. yy.ların klâsik sömürgeleşme hareketinin biraz dışında kalmış orijinal bir ortam meydana getiriyordu. Ama daha XVIII. yy.ın sonunda, dar ve merkeziyetçi egemenliğiyle sömürge paktı anlayışının modası geçmeğe başlamıştı. Bunu zamanında kavrayamaması yüzünden Britanya 1783’te, 13 eski amerikan sömürgesini, İspanyol hükümeti 1826’da Amerika kıtasındaki bütün topraklarım kaybettiler. Daha sonraki yıllarda, Antillerdeki şekerkamışı çiftlikleri (İspanyol, İngiliz veya fransız) köleliğin gerilemesi sonucu uzun bir çöküntü dönemine girdi. Liberalizmin Avrupa’da ilerlemeğe başladığı bir tarihe rastlayan bu terslikler evrimi daha da hızlandırdı. Sömürgeciliğin yayılması, Avrupa’da çıkan güçlükler sebebiyle yavaşladıktan sonra, XIX. yy. ortalarına doğru yeniden canlanınca, görünüşünü az çok değiştirmişti. Avrupa’da sanayi iktisadının gelişimi, sömürgelerin bundan sonra satıcı değil de alıcı olarak daha ilgi çekici nitelik kazanmasına yol açmıştı. İlk fetihlere yön veren siyasî ve ruhsal nedenler yeni biçimlerle yeniden doğuyordu; gittikçe artan itibar hırsı, buharlı gemilerin sık sık kömür ikmali yapması için gereken deniz üslerinin yeniden stratejik önem kazanması, dinden çok insanlık kaygısından ilham alan bir «uygarlaştırma görevi) fikri (kölelikle savaş) ve bu fikrin artık toplumsal değil de millî bir üstünlük anlayışına dayandırılması. İşte yeni emperyalizmin özelliklerinden birkaçı bunlardı.

Britanya’lılar tartışma götürmez biçimde bu hareketin öncülüğünü yaptılar. XX. yy.-ın başlarına kadar tamamladıkları bir deniz üsleri ağıyle her yerde hazır bulunuyorlardı. özellikle, fethini XIX. yy. ortasında tamamladıkları ve 1857’de çıkan müthiş a-yaklanmadan sonra yeniden teşkilâtlandırdıkları geniş Hindistan pazarına önem verdiler. Orada ve öteki tropik sömürgelerinde, anayurttan gelen sağlam bir askerî ve İdarî kadro kurmakla yetinmiş, bütün ast görevleri yerli kadrolara bırakmışlardı. Bununla birlikte, hem ırksal, hem toplumsal kade-meleşme, Avrupa’lı nüfusun çoğunlukta (Kanada, Avustralya, Yeni-Zelanda) değilse bile, önemli (Güney Afrika) olduğu yerlerde uygulanamadı. Bu ülkelerin kendine has meselelerini çözmek için, Büyük Britanya, anayurt sorumluluklarını yavaş yavaş sömürgelilere devreden bir özerkliğe yöneldi. Böylece 1867’de Kanada Domin-yon’u doğdu.

Fransa’da, sömürgeleştirme hareketinin dirilişi, 1830’da, Cezayir’in alınmasıyle başlar. Yayılma, Temmuz monarşisi zamanında oldukça mütevazı, İkinci İmparatorluk ve III. Cumhuriyet zamanında pek canlı bir biçimde ve özellikle Afrika’da gerçekleşti. Yalnız Cezayir’de, hayli kalabalık ama gene de azınlıkta kalan fransız nüfusunun yerleşmesine yol açtı. Durumların çeşitliliği, statü sayılarının da artmasına sebep oldu ama, dolaysız yönetim eğilimi çok yerde üstün geldi; yerli halkın tümüyle Fransızlarca özümsenmesi genellikle sömürgeleştirme hareketinin ideal amacı sayıldı.

Büyük devletler arasında, Rus imparatorluğu kıta içinde büyük çapta yayıldı ve denizaşırı yayılma ile ilgilenmeyen pek az devletten biri olarak göründü. Hattâ Pasifik okyanusu kıyısındaki üslerini bile terk-etmişti (1867’de Alaska’nın A.B.D.’ye satılması). Sibirya’nın iskânı ve değerlendirilmesi daha çok iç sömürgeleştirme sayılabilirse de, Kafkas ülkelerinin ve Orta Asya ülkelerinin (çoğunluğu müslüman) XIX. yy.da fethedilmesi, hiç kuşkusuz sömürgeleştirme niteliğindedir. Gelişmiş ve hayli kalabalık olan bu halkların orijinalliği bir ruslaştırma siyasetiyle tehlikeye düşürülmüştür. 1922’de S.S.C.B.’nin federal biçimde teşkilâtlanması, şüphesiz ki bu baskıyı azıcık hafifletti, ama birliğin bağrında komünist partisinin sahip olduğu geniş nüfuzun ve önemli rus göçlerinin etkisiyle bu da hayalî olmaktan ileri gidemedi.
«Batı» yayılması en büyük dinamizmine XIX. yy. sonunda ulaştı. Aşağı yukarı 1880’-den beri, bütün Avrupa milletleri sömürgelerin çağırışını büyük bir coşkunlukla duyuyorlardı; A.B.D. bile, iç teşkilâtlanma işini tamamladıktan sonra, artık sadece ticarî yoldan sızma ile yetinmez olmuştu. Daha az direnç gösteren veya birbirine rakip hırsların dengede tutamadığı bütün bölgeler, artık belli başlı «beyaz milletlerin yasalarına boyun eğmek zorundaydı. XX. yy. başında, Afrika’nın paylaşılması fiilen tamamlanmıştı, ama Uzakdoğu beklenmedik bir direnmeye girişti (Bokser’ler ayaklanmasından sonra Çin’in dengeye kavuşması [1901], Japonlar’ın Ruslar’a karşı zafer kazanması [1905]). Bu tarihlerde, ele geçirilebilecek topraklar artık pek azalmıştı ve Avrupa Devletleri arasındaki yeni denizaşırı komşuluklar da sayısız güçlükler yaratmaktaydı. Gerçi bu fırtınalı yayılma hareketlerini düzene sokmak için gösterilen çabalar, özellikle, büyük devletlerin Afrika’ya sızma kurallarını kanunlaştırdıkları Berlin konferansında (1885) başarıya ulaşmışsa da, çok geçmeden bunlar milliyetçi fikirlerin uyanışı ve iktidara geçme isteği çerçevesinde canlanan rekabet duygularını sınırlandırmakta yetersiz kaldılar. Başı dönmüş bir Avrupa’nın çelişkilerinden doğan 1914-1918 savaşı, Avrupa sömürgeciliğine şiddetli bir darbe indirdi.

Bu arada, iki büyük imparatorluğun (İngiliz ve fransız imparatorlukları) bu denemeden de muzaffer çıktıklarını, yeni topraklar ve Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasından doğan arap ülkelerinde «nüfuz bölgeleri» kazandıklarını unutmamak gerekir. Bazı bakımlardan, «iki savaş arası», imparatorluk çağının doruğu olarak görülebilir. Paris’teki 1931 milletlerarası sömürgecilik sergisi gibi gösteriler, yatıştırılmış bir iyimserliğin kanıtlarıdır. 1936’da bir Avrupa devleti (İtalya), son sömürge fethini gerçekleştirip Habeşistan’ı aldı. Belki, 1931-1932’de, sonra da 1937’den itibaren Japonların Çin’de giriştikleri teşebbüslerde de aynı ruh halini bulmak mümkündür.

Ne var ki, bu devirden itibaren ortaya güçlükler çıktı ve bir evrim başladı. Avrupa’daki anlaşmazlık, sömürgeleştirilmiş top-lumların kültürlü çevrelerinde «millet» kavramını yarattı. Bu kavram, sözü geçen çevrelerden, yavaş yavaş halk sınıflarına yayıldı. Milliyetçilik Asya’da, 1905’te Japonların kazandığı zaferle yücelerek XX. yy. başlarından itibaren kendini göstermeğe başladı. Sonra müslüman ülkelerde, arap birliği fikri, üniversitelerden doğarak milliyetçilik anlayışını yaygınlaştırdı. Avru-pa’lı halkm kalabalık olduğu ülkeler bile, edindikleri orijinal niteliğin bilincine vararak daha çok şey ister oldular. Bu yeni ve nazik durumları gözönüne alan Britanya imparatorluğu, gitgide bir özgürlük bağışlama yoluna girdi; 1931 statüleri, eski imparatorluğun yerine yeni bir topluluk (Commonwealth) getirdi. Bu topluluk, önce beyazların yönetimindeki devletler yararına öngörülmüşse de, muhtemel bir genişletme imkânı şimdiden düşünülmeğe başlanmıştır (1931’de, Hindistan konusunda varılan anlaşmalar).

İkinci Dünya savaşı, Avrupa üstünlüğüne dayanan önceki toplumsal ve milletlerarası düzenin bozulmasını tamamladı. Böylelikle evrim zaman zaman devrime benzeyecek kadar hızlandı. Geleneksel sömürge statülerinin çoğunun yeniden gözden geçirilip tasfiye edildiği bu yeni dönemi nitelemek için, «sömürgelikten kurtulma» deyimi ortaya atıldı. 1946’da Suriye-Lübnan ve 1947’-de Hindistan’da başlatılan bu bağımsızlığa kavuşma hareketi 1954’ten sonra daha da genişlemiş ve hızlanmıştır. Bu tarihten beri, Britanya imparatorluğu, hükümran devletlerin pek gevşek bir konfederasyonuna, «taht sömürgeleri» de 1960’ta devlet kurulamayacak kadar az nüfuslu ve uzak topraklara dönüştü. Fransız imparatorluğu ise, önce Fransız birliği, sonra da bir topluluk halini aldı. Metropolde birleştirilenlerin dışındaki öteki sömürge toprakları (Amerikalıların, Belçika’nın, Hollanda’nın, Portekiz’in sömürgeleri) az veya çok hızlı bir şekilde aynı eğilimlere boyun eğer. Böylelikle, eskimiş statülerin yerine geçmek ü-zere ancak iki çözüm yolu bulunabileceği anlaşılmıştır. Bunlar, anayurda katılma (örnek olarak, Hawaiı’nin A.B.D.’ye, Hollanda Amillerinin Hollanda’ya, Angola, Mozambik, Makao’nun Portekiz’e katılması), veya daha sık görülen, «kendi kendini yö-netim»dir. Ama bağımsızlığa kavuşma da «sömürgelikten kurtulan» ülkelerde, sadece eski anayurtla olan ilişkileri yönünden değil, aynı zamanda öteki eski sömürge toprakla-nyle olan ilişkilerde de çeşitli meseleler ortaya çıkarmaktadır. Burada iki eğilim çatışır, bunlar ya parçalanmaya ya da tersine, yeniden birleşmeye varır. Çağımızın ortaya çıkardığı güçlükler, gerçek bir «büyüme bunalımından çıkmış ve henüz tamamen dengesine kavuşamamış ülkelerde pek çok entrikaya zemin hazırlamıştır. Bu durum, kimi zaman başka büyük devletler tarafından istismar edilir. Bu genç ülkelerin çoğu, dünya konjonktüründeki İktisadî dalgalanmalara karş dirençsiz olduğu için imparatorlukların yerine, bir «nüfuz bölgeleri» sisteminin yayılıp yayılmayacağı sorusu akla gelebilir. Genç devletler, bir «dengelenme» siyaseti uygulayarak veya manevî bakımdan dayanışma halinde bir «üçüncü kuvvet» yaratarak (1955 Bandung konferansı) bu durumdan kurtulmağa çalışıyorlar.

Yorum yazın