Sömürge nedir

Sömürge nedir

SÖMÜRGE i. (sömürmek’ten sömür-ge). Bir milletin kendi ülkesinin sınırları dışında işgal ve idare ettiği, İktisadî ve siyasî çıkarlar sağladığı ülke: On dokuzuncu asrın başından beri sömürge ve yarı sömürgelerden Avrupa’ya ham maddelerin ve fazla kıymetlerin akışı gibi, şimdi de Avrupa’dan buralara makinaların göçü başlamıştı (Ş.S. Aydemir). Esk. Müstemleke. Bk. ANSİKL. Tar. bölümü.
— İkt. Sömürge sistemi, anayurt lehine, sömürgelerin ticaretine ve bazen sömürgeler lehine anayurdun ticaretine kısıtlayıcı kurallar koyan sistem. || Sömürge paktı, bir devletin sömürgesine kabul ettirdiği ve özellikle İktisadî nitelik taşıyan kuralların tümü. Bk. ANSİKL.

— ANSİKL. Tar. Sömürge kelimesinin anlamı zamanla değişikliğe uğradı. Değişmeyen tek unsur, insanların terkettikleri ülkeyle yerleştikleri ülke arasındaki coğrafî süreksizlik düşüncesidir. Aslında, sömürgeleştirme amaç ve metotları büyük ölçüde değişmiştir. Sayısız ve çeşitli yasalarda yer alan bu değişikliklerden burada ancak bazı örnekler verilebilir.

Klasik ilkçağda sömürge hep, birbirine bağlı bir göçmen topluluğunun az veya çok uzaktaki bir toprak parçasına sahip çıkması biçiminde görüldü. Aslında sömürgeyi meydana getiren insanların siyasî ve askerî kaygıları yoktu. Onların anayurdu terketmeleri, verimli toprakları az olan Akdeniz ülkelerindeki nüfus artışından doğacak tehlikeleri önlüyordu.

Oikistes (kurucu) yönetimindeki bir göçmen topluluğu, «ana-site»den tamamıyle kopabilir ve Delphoi kâhinine danıştıktan sonra, birtakım belirli dinî törenlerle yeni bir site kurabilirdi. Bu sömürgeleştirmenin ilham kaynağı Delphoi kâhiniydi. Böylece kurulan site de, bundan sonra artık tamamıyle egemen ve bağımsız duruma gelirdi. X. yy. yunan sömürgeleri (Ege denizi adaları, Küçük Asya kıyıları) veya M.Ö. VIII. yy. ile V. yy. arasında kurulan sömürgeler için de durum böyle olmuştur. İki devlet arasında, çoğu zaman ancak soy birliği, ortak dinî gelenekler ye dil gibi duygusal bağlar devam eder ve bunlar çoğu zaman belli bir ticarî, hattâ siyasî dayanışma yaratmağa yeterdi. M.ö. 814’e doğru Sur’luların kurduğu Kartaca gibi birtakım fenike sömürgelerinin gelişimi de böyle oldu. Başka durumlarda, göçmenler anayurtlarına bağlı kalırlardı. O zaman da, sömürge, anayurdun bir «ileri karakolu» durumunda olurdu. Bu karakolun amacı, isyan çıkaran veya askerî önem taşıyan stratejik bölgeleri gözetim altında tutmak ve servet kaynaklarını değerlendirmekti. Eski Mısır’ın elde ettiği Nübye topraklarının durumu da bu tipe bağlanabilir. Eski Mısır’ın Nil’in kaynağına doğru yayılması, M.ö. II. binyılda, daha Orta İmparatorluk döneminde başlamıştı. Nübye, Mısır’a köle, altın ve hayvan sürüleri sağladı. Buna karşılık Mısır’dan, Nübye’-ye küçük memur, asker, tacir ve köylü toplulukları gitti. Bunlar İkinci çağlayanın yukarısına, Semneh’in içerilerine kadar yerleştiler. Böylece, Mısır’ın yerli halk üstündeki medenileştirici etkisi Beşinci çağlayanın ötesine, M.ö. VIII. yy.da Mısır’a bir hanedan yetiştirmiş olan Kuş ülkesine kadar yayıldı.

Bunun en ünlü örneklerine yunan ve roma tarihlerinde rastlanır: yunan klerukhia’la-rı ve roma hukuku kolonileri (başlangıçta 300 yurttaş). Bu koloniler, önceleri deniz sınırlarını savunmakla görevliydiler, ama daha sonraları municipium durumuna geldiler. Her iki durumda da, zaptedilen topraklara, askerî görevle yerleştirilen kolonlar, bağlı oldukları sitedeki yurttaşlık haklarını tamamıyle muhafaza ediyorlardı. Böylece, roma hukuku kolonileri, cumhuriyet döneminde, İdarî alanda kısmen muhtar olmalarına rağmen (bir decemvir kurulunun yardımıyle çalışan bölgesel duum-vir idaresi), bir roma yurttaşının bütün medenî ve siyasî haklarını ellerinde tutarlardı: Jus connubii veya romalı bir kadınla evlenmek hakkı; jus commercii veya menkul ve gayrimenkul her çeşit mal ticareti yapmak ve bu hakları adlî makamlar tarafından da geçerli saydırtmak için legis actio hakkından yararlanmak yetkisi ve jus suffragii veya oy hakkı; jus hono-rum veya bütün yüksek görevlere seçilebilmek hakkı. Bununla birlikte başka sömürgeler, bir anayurdun otoritesi altında bulunmalarına rağmen, anayurttaki yurt-taşlarıyle eşit haklara sahip değildiler. Roma, sömürgelerinden başka, kara sınırlarını da savunmak amacıyle latin hukuku sömürgeleri de kurdu. Bu kolonilerde başlangıçta 1 500 ilâ 6 000 latin ve müttefik vardı, öbürleri gibi İdarî muhtariyete sahip olan (hattâ müttefik toprağı bile sayılan) bu «latin» sömürgeler, üyelerine kısıntılı bir yurttaşlık hakkı veriyordu. Bu hak, M.ö. II. yy. da, jus connubü (M.ö. 268’de geri alındı) ve ¡us honorum dışında, roma yurttaşının bütün haklarını kapsıyordu. Toplam olarak, 46 latin sömürgesi ile Marius, Sezar ve Augustus’un kurdukları askerî nitelikteki sömürgelerle aynı zamanda oluşturulan 200’ü aşkın roma sömürgesi vardı. Bununla beraber, roma sömürgesi adı ve yasası, fahrî bir unvan olarak da verilirdi. Gerek Kartaca sömürgelerinde, gerek helenistik krallıklarına bağlı yu-nan-makedonya sömürgelerinde, bir anayurtta sahip olunan hâkimiyet ve yurttaşlık haklarına rastlanmazdı. Bu ikinci sömürgelerde «site» sözünün hiç bir anlamı kalmamıştı. Kendi kaynaklarıyle yetinmeğe çalışan Erken Ortaçağ derebeyliği (İskandinav ülkeleri dışında) sömürge kurmağa elverişli değildi. Ama XI. yy.daki nüfus artışları ve ticaretin gelişmesi ortaya yeni sömürge biçimlerinin çıkmasına yol açtı. XII. yy.ın sonuyle XV. yy. arasına rastlayan bu dönemin en tipik kolonileri ile ticaret acentaları arasında büyük bir benzerlik vardı. Akdeniz’de İtalyan (pisalı, cenovalı, Venedikli) tacirleri, baltık ve kuzey denizi ülkelerinde alman Hansa birliğine bağlı tacirler, alışveriş ettikleri hü-hümdarlardan, ya bir şehrin bütününde (meselâ, Kırım’da Feodosiya’da Cenevizliler) veya yalnız bir semtinde (meselâ İstanbul’da Beyoğlu [Pera] ve Galata veya Londra’nın küçük Steelyard mahallesi) yerleşmek hakkını elde ettiler. Bu şehir imtiyazları ya bir (Magusa’mn Cenevizlilere, Bergen’in Lübeck’lilere) veya birkaç (Don Kıyısında Tana) millete verilir ve bunlar, genel olarak bir sömürge başkanının sorumluluğu altında geniş bir adlî muhtariyete sahip olurlardı. Bu «konsüllerin yargılama yetkisi, çoğu zaman, ayrı kökenli tacirlere kadar uzanıyordu. Bunlar, itibarî yurttaş sayılıyor ve «konsüblerin himayesinden yararlanıyorlardı. Bu konuyle ilgili olarak dikkate değer bir olay da, XIX. yy. sonlarında buna benzer bir teşkilâtlanma biçiminin Çin imparatorluğunda ortaya çıkmış olmasıdır. Çin’de de, önce AvrupalIlar, sonra Amerikalılaıla Japonlar, kendilerine kira ile bütün bir şehirle dolaylarının veya ülke dışı sayılması kabul edilen bir mahalle veya semtin verilmesini sağladılar ve kendi yurttaşlarına tanıdıkları imtiyazları yerlilere de tanıdılar.

Eski ticaret sömürgeleri elde ettikleri güç sayesinde, çoğu zaman zayıf bir hükümdarı etkiliyor ve onu adeta himayeleri altına alıyorlardı. Böylece, İktisadî sömürgeleştirme, XIV. yy.da (Kıbrıs’a Ceneviz sızmasında olduğu gibi) gerçek bir siyasî sömürgeleştirmeye yol açtı. Bazen de bu iki sömürgeleştirme biçimi birlikte yürüyordu. Meselâ, 1204’te Venediklilerin entrikaları sonucu Bizans imparatorluğunun çöküşü Cenovalı ve Venediklilere büyük ticarî teşebbüs imkânları sağladı. Fief haline getirilen veya tamamıyle bağımsız durumda olan topraklar, ya ilk bölüşmede ya da Bizans’ın yeniden fetihi sırasındaki pazarlıklar sonunda (deniz ticaretinin güçlü bir koruyucu deniz gücü gerektirmesi dolayısıyle) sağlam birer ticarî ve stratejik Us oldu. Bu üslerde Italyanlar daha büyük bir hareket serbestliğine kavuştu. Daha sonra da, başlangıçtaki sömürge şehirlerin yerini, çıkarcı amaçlarla kurulan gerçek sömürge devletleri aldı veya bu şehirlerin yanı sıra sömürge devletleri kurulmağa başladı: Doğu Ege’de malî şirketlerin yönetimindeki Ceneviz imparatorluğu ve özellikle gelişmesini XV. yy.ın sonuna kadar sürdürerek o tarihte tstria’dan Kıbrıs’a kadar yayılan geniş Venedik imparatorluğu (bk. VENEDİK). Bu güçlü deniz üsleri, doğrudan doğruya Venedik hü-hûmetine bağlı topraklar (Methone ve Ko-rone gibi Peloponnesos limanları, Korfu gibi küçük veya Girit gibi büyük adalar) ve Venedikli patricius’ların (Kyklades gibi) veya himaye altında olan birtakım kimselerin (Eğriboz’un [Euboia] «tercierıleri gibi) ellerinde tuttukları fieflerden meydana geliyordu. Bütün bu yerlerin arasında, stratejik önemi ve Venediklilerin geniş çaptaki göçleri dolayısıyle, Girit’in özel bir yeri vardı. Böyle bir yayılma ve anayurtla siyasî ve İktisadî bağların sıkılığı, Venedik sömürgeciliğinin bir özelliğidir, bu, daha sonraki sömürgelerin başlangıcı olmuştur.
XVI. yy.ın başından XX. yy.ın başına kadar sayıları gitgide artan avrupa sömürgelerinin hepsi de siyasî bakımdan bağımlı ve anayurt tarafından değerlendirilen topraklardı. Ne var ki, bu sömürgelerin yeryüzünün çeşitli yerlerine yayılmış olması birbirinden çok değişik ve karmaşık sömürü biçimleri gerektiriyor, her birinin elde edilme yollarının değişik olması gibi sebepler de sömürgeler için ortaya çeşitli yönetim yasaları çıkmasına yol açıyordu. Ama, XVI. yy. ile XVII. yy.ın başı arasındaki döneme rastlayan ilk sömürgecilik girişimlerinin bir tek amacı vardı ve gerek kişilerin gerek hükümdarın zafer kazanması biçiminde özetlenebilecek olan bu ana amacın yanı sıra, Hıristiyanlığı yayma çabalarının da en az servet peşinde koşmak kadar büyük bir rol oynadığı sanılır. işte bundan ötürü, sömürgelere önceleri, anayurdun, benimseyip kendisine mal etmesi gereken birer uzantısı gözüyle bakıldı.

Gerçekte bu teorik görüş, bazı güçlüklerle ve en başta uzaklık meselesiyle karşılaştı. Avrupa krallıkları, bazı maceralı teşebbüsleri birtakım özel kişilere bırakmak zorunluğunu duyuyorlardı. Ama bu işler, kişilerin tek başlarına yapacakları teşebbüsler değildi. Onun için hükümdarlar, onları ya derebeylik ilişkileri çerçevesi içinde veya birtakım imtiyazlarla desteklenen dernekler halinde birleşmeğe teşvik ettiler.

Bu konuda öncü olan Portekizlilerle Ispan-yollar, XVI. yy.ın başında, Amerika’daki sömürgelerinde bu feodal formülü geniş ölçüde kullandılar: meselâ, görevleri babadan oğula geçen portekizli kumandanlar, İspanyol «encomienderos»lar için durum böyleydi. Madenlerin ve toprakların işletilebilmesi için geniş alanlar üstünde gerekli nüfuzu ancak bir avuç fatih bu şekilde sağlayabilirdi. Derebeylerin rahat durmasını ve kargaşalık çıkarmalarım önlemek için, monarşiler anayurttaki yönetim sistemine benzer bir sistemi sömürgelerde de kurmayı ve sömürge fatihlerini kesin bir kademeleşmeye zorlayarak bu sistemle bağlamayı tasarlamışlardır; bu kuruluşun başına çeşitli krallık temsilcileri (genel valiler, corregimientos’lar, yargıçlar, «audencias» sorumluları) getirilecek, bu temsilciler de Consejo de Las İndias’m yüksek denetimi altında bulundurulacaktı. Ayrıca, bütün İspanya sömürge ticareti, önceleri Sevilla’nın, sonraları da Casa de Contratacion’un merkezi olan Cadiz’in o-nayı ile yapılıyordu. Bu da, imtiyazlara ve tekellere alabildiğine yer verilen bir dönemde olağan sayılabilecek yükümlülüklerin çerçevesini bir hayli aşıyoıdu. Bu durumda sömürge ticaretinin böylesine bir baskı altında bulundurulması ve fatih sınıfının hor gördüğü yerli halkı böylesine sömürmesi, katolik kralların besledikleri benimseme ve kaynaşma umutlarının birer hayal olmaktan öteye gidememesi demekti; ayrıca merkezîleşme de İspanyol Ame-rikasının derebeyliğe dönüşmesini önliye-medi.

Fransızlar, lngilizler ve HollandalIlar işleri gördürmek için, daha çok imtiyazlı fir-ket’lere başvuruyorlardı. Bu şirketler, belirli ticarî imtiyazlar karşılığında sömürge yerleşmesinin (kolonların yerleştirilmesi, toprağın değerlendirilmesi, savunması ve hatti hükümetin denetimi altında sömürgenin yönetilmesi) bütün masraflarını yükleniyordu. Çoğu zaman, hele ilk dönemlerde masraf kazancı kat kat aşıyor; bu da işe para yatıranların hoşnutsuzluğuna sebep oluyordu; fransızlar uzun süre güvensizlikten kurtulamadılar, bu yüzden de Fransızların işlettiği şirketlerin büyük bir kısmı çeşitli buhranlara düştü ve hiç değilse A-merika’da sömürgenin doğrudan doğruya anavatan tarafından yönetimine yol açtı (1674).
Esasta hepsi de aynı kanunla yönetilen sömürgelerde kanunların uygulanması her sömürgenin bünyesine göre değişirdi. Tropikal sömürgeler (özellikle Antiller) büyük çiftliklerin şekerkamışı, tütün, çivit, kahve, pamuk) ağır bastığı bölgeler oldukları için doğrudan doğruya sömürge paktına göre yönetilirler, bu yönetimle çiftlik sahiplerinin meydana getirdiği aristokrasi de *çoğu başarısızlıkla sonuçlanan birtakım tepkilere yol açardı. Kuzey Amerika’daki tropikal olmayan sömürgeler ise ayrı bir toplum bünyesine sahip oldukları ve İktisadî bir görevleri bulunduğu için büsbütün başka bir yönde geliştiler. Birer besin ve strateji üssü olan, Antiller’deki zenginliğin korunmasını sağlayacak bir çeşit insan deposu sayılan bu sömürgeler, yerli halkın çok az ve dağınık olması, ayrıca da anayurttan memnun kalmayan veya anayurtta kalması istenmeyen kişilerin sığınmalarına elverişli bir uzaklıkta bulunmaları yüzünden beyazların yerleşmeleri için çok uygun düşen yerlerdi. Kanada’da sömürgenin kalkınmasında şart olan köylü sınıfını yerleştirebilmek ve orada tutabilmek için fran-sızlar derebeylik düzenini uygulamaya baş ladılar ve bu düzen çerçevesinde soylulara «sömürge işletmeciliği» görevi düştü. Birtakım İngiliz sömürgelerinde de aynı metot uygulandı. Ne var ki, Yeni Ingiltere veya Pennsylvania gibi en canlı hareketli sömürgelerde derebeylik düzeniyle bağdaşmayacak bireyci cemaatler kısa zamanda duruma hâkim oldu; bu cemaatler İngiliz geleneklerinin getirdiği temel hüviyetlere sıkı sıkıya bağlı olmakla kalmıyor, zaman zaman demokrasiyi bile örnek almağa kalkışıyorlardı. Dolayısıyle bu sömürgelere, anayurt geleneğine uygun o-larak, şirket veya kral temsilcisinin denetimi altında mahallî bir yönetim bulmalarına imkân sağlayacak beratlar verildi.

XVIII. yy.da Londra’nın baskısına ve imparatorluk buyrultularına karşı direnmeye geçen ve bağımsızlık hareketini başlatanlar, bu topluluklardır.

İmtiyazlı şirketler sistemi, XIX. yy.da yürürlükten kalkan sömürge paktından sonra da devam etti, fakat her türlü tekele karşı çıkan liberalizmin getirdiği yeni görüşlere de uymak zorunda kaldı. Bu zorunluğun başlıca sonuçlarından biri eski imtiyazların büyük ölçüde kısılması oldu. Ne var ki, siyasî kısıntılar çoğu zaman sadece sözde kalıyordu. Bu kısıntıları uygulamayan ve hesaba katmayanlar arasında, çeşit

li alman sömürge şirketleri, lnsulinde’deki Hollanda ticaret şirketi, özellikle de daha 1885’te hâkim bir devlet durumuna geçen Kongo’daki Afrika Milletlerarası birliği sayılabilir. Liberal kısıtlamalar lngilizler tarafından çok daha erken bir dönemde uygulandı ve lngilizler, Hindistan şirketinin siyasî iflasına rağmen (1858), bu uygulamaya yüzyılın sonuna kadar bağlı kaldılar (Nigerya, Güney Afrika şirketleri, İBEA v.b.).

Bununla birlikte, sömürgeci devletler, XIX. yy.da, kimi zaman fethedilen ülkelere kesinlikle elkoyarak, kimi zaman mahallî hükümdarlara himaye statüsünü kabul ettirerek sömürgelerin içişlerine daha sık karışmağa başladılar. Eski kolonilerde gelişme çoğu zaman bir birleşme ve kaynaşma yönünde oldu; 1852’den itibaren Portekizliler, 1870’ten sonra da Ispanyollar bu yolu benimsediler. Fransızlar ise uzun süre kesin bir karar alamadılar; gerçi eski fransız sömürge imparatorluğunun kalıntılarında anayurttakilere benzer yönetim ve hukuk kurumlan yürürlükte idi, fakat sömürge halkına hiç bir zaman anayurt halkına tanınan haklar tam bir eşitlik içinde verilmemişti; kaynaşmanın gerçekleşebilmesi, eşit hakların tanınması ancak XX. yy.-m ortalarına doğru yapılan reformlarla gerçekleşti.

Yeni sömürgeler genellikle çok daha otoriter ve baskıcı bir vesayet altında tutuluyordu; hoilandalılarla ingilizler «krallık sömürgesi» statüsünden çıkabilecek kadar gelişmemiş bazı eski sömürgelerde de bu baskı sistemini uygulamağa devam ettiler. Bu sömürgelerde bütün yönetim genel valinin ve anayurttan gelen ve sadece kendi bakanlıklarına karşı sorumlu olan vali temsilcilerinin elindeydi («Colonial Office», Fransa’da 1897’de kurulan Sömürgeler bakanlığı v.d.); sömürgecilikte dolaysız yönetim veya doğrudan doğruya yönetim diye adlandırılan sistem budur. Bununla birlikte, yerli bir yönetim teşkilâtının bulunduğu sömürgelerde bu teşkilât bazen, fakat sadece alt kademelerde muhafaza edilebiliyordu (Fransız Çinhindi, Britanya Hindistanı’nın ilhak edilen bölümü). Fakat sömürgeci devletin bazen kendi himayesini («protektora») kabul ettirmekle yetindiği de olur. Bu durumda sömürgeci devlet dolaylı yönetim’i uygular, yerli yönetim ve hukuk teşkilâtını bütün kademeleriyle muhafaza eder. Fakat teşkilâtın her kademesinde dışişleri bakanlığına bağlı kendi temsilcilerini bulundurur. Bu temsilciler himaye edilen devletin dış ilişkilerini denetlemekle yetinebilirler; fakat tavsiyeleri (bu tavsiyeler birer emir niteliğindedir) çoğu zaman ülkenin iç gelişmesine de yön verecek tavsiyeler olduğu için, dolaylı yönetim’le dolaysız yönetim arasındaki farkı ortaya koymak her zaman kolay değildir.

 

AvrupalI kolon sayısının önemli bir yekûn tuttuğu sömürgelerde otoriter bir yönetim uygulamak çok zordur; bu gibi sömürgelerde, oraya yerleşmiş AvrupalIlar, anayurttaki vatandaşlarının bütün haklarından eşit olarak yararlanmak isterler. Fransa’nın Cezayir’e öbür sömürgelerden apayrı bir statü tanıması (1870) bu yüzdendir. AvrupalIların ağır bastığı denizaşırı sömürgelerin çoğu İngiliz imparatorluğu çerçevesindedir; bu sömürgeler için Londra, İngiliz parlamento geleneğine uygun düşen muhtariyet («self-government») sistemini benimsemektedir. Daha XIX. yy.ın ikinci yarısında Kanada, Güney Afrika, Avustural-ya, Yeni Zelanda sömürgelerinde temsilci meclisleri kurulmuştu; seçimle işbaşına gelen bu temsilciler, ülkenin tek hakimi olmakta devam eden genel valinin yardımcısı durumundaydı. Sonra zamanla meclislere karşı sorumlu hükümetler ortaya çıktı ve genel vali sadece bir hükümdarın temsilcisi olarak kaldı. Bu gibi parlamento kurumlarma, ancak tam bir devlet kurabilecek nitelikte görülen sömürge federasyonlarında izin veriliyordu; bu şekilde özerkliğe kavuşan devletlerin ilki Kanada konfederasyonudur (1867).

Hukukî gelişmeden de anlaşılacağı üzere,

XIX. yy.ın sonunda ve XX. yy.ın başında iskân sömürgeleri ile işletme sömürgeleri arasında günden güne artan bir fark ortaya çıktı. Sadece statüleri değil, anayurdun müdahale nisbeti, sosyal gelişme ve değerlendirme teşkilâtı da bu sömürgeleri birbirinden ayırıyordu. İskân sömürgelerinde Avrupa’daki sosyal yapıya benzer bir yapının belirlendiği, iktisadın da günden güne çeşitlendiği görüldü; öteki sömürgeler ise, yani işletme sömürgeleri a-nayurdun kaynaklarını tamamlayacak madenî veya nebatî ilk maddeleri üretmeğe devam ettiler.

Ingilizlerin muhtariyet sistemiyle beklenmedik bir başarıya ulaşmalan bu sistemin esnekleştirilmesine, genişletilmesine ve tam bir bağımsızlığa kadar götürülmesine yol açtı.

Günümüzde, tarihe karışmak üzere olan sömürge statüsü yerini çeşitli bağımsızlık veya geniş muhtariyet biçimlerine bırakmakta (Commonwealth), sömürge kavramının yerini de gelişmemiş ülkelere yardım fikri almaktadır.

— İkt. Sömürge paktı, merkantilist sömürgecilik anlayışına bağlanır ve anayurdun zenginleşmesini sağlamak için ortaya birtakım kurallar koyar: 1. sömürge pazarının yabancı maddelere tam olarak veya kısmen kapatılması; 2. sömürge ürünlerinin sadece veya özellikle anayurda ihraç edilmesi; 3. deniz nakliyatının sadece anayurt ticaret filosuyle yapılması; 4. sömürgenin kendi ihtiyacını karşılayacak mamul eşyayı üretmesine kesinlikle izin verilmemesi ve ilk maddeleri üretmekten ve bir ticaret pazarı olmaktan başka bir görev yüklenmemesi-; 5. sömürge ürünlerine anayurt tarafından ithalatta öncelik tanınması ve a-nayurdun sömürgeye siyasî, askerî, kültürel, çoğu zaman da İktisadî veya malî yardımda bulunması. Bu kuralların büyük bir sertlikle uygulanmasında karşılaşılan güçlükler, XVIII. yy.da kuralların bütün ülkelerde yumuşatılmasına yol açtı; fakat gene de 1775’te Amerikan sömürgelerinin İngiltere’ye karşı, 1810 ve 1817’de de Ispanyol sömürgelerinin ayaklanması gibi büyük buhranlar önlenemedi. Bu yüzden, liberalizmin etkisiyle, sömürge imparatorlukları XIX. yy.da İktisadî tercihlere dayanan çok daha esnek bir sisteme yöneldiler. (L)

Yorum yazın