Ruh nedir

RUH i. (ar. ruh). Vücutta bulunduğuna inanılan maddesiz hayat ilkesi, hayatın özü, can, manevî benlik: Cismimden ayrılarak demin önümde giden ruhumun tekrar içime girdiğini duyuyorum (R. H. Karay). Ruhları ve vücutları birbirlerinden tamamıyle ayrılmamıştı (A. Ş. Hisar). || — Teşm. yol. Duygu: Bu kadında hiç ruh yok. || Canlılık. |j Yaradılış, karakter: Bu .Abdürrahim paşaların ne ruhta insanlar olduğunu anladım (R. N. Güntekin). ||

— Mec. Bir şeyin en önemli, can alıcı noktası, özü: Fakat Kübra verdiği cevapla, kelimeleri değilse bile söylenilen sözün ruhunu kavradığını gösterdi (Sabahattin Ali). Bir meselenin ruhunu anlamak. || Gözle görülmediği halde var olduğuna ve öbür dünyada yaşadığına inanılan yaratık: Bilhassa geceleri, mezarlıklarda ruhların dolaştığı söylenir. || Hayal ürünü varlık; cin, melek.

— ÇEŞ. DEY. Ruh bulmak, canlılık, anlam kazanmak: Evet Hızır’ın söyledikleri burada ruh buluyor (N. Araz). || Ruh gibi, varlığını hissettirmeyen. || Ruh hastası, ruhî dengesi bozuk kimse. || (Birinin) Ruhu (bile) duymamak, hiç haberi olmamak, hiç işitmemek, hiç anlamamak. i|

[……] Ruhuna işlemek, […] benliğinde yer

etmek, benliğinin bir parçası haline gelmek: Ahlâksızlık onun ruhuna işlemiştir. || Ruhunu okşamak, (birinin) hoşuna gitmek. || Ruhunu okumak, (birinin) benliğini tamamen anlamak, düşüncelerini kavramak. || Ruhunu şad etmek, ölmüş bir kimseyi a-narak onun ruhunu memnun etmek: îlyas E fendi’nin ruhunu şad etmek için anlatmak isterim (Y. Z. Ortaç). || Ruhunu (veya ruh) teslim etmek, can vermek, ölmek. || Ruhunu vermek, bütün benliğini vermek. || ölmüşlerinin ruhuna değsin, genellikle ikram edilen suyu içtikten sonra veya yiyeceği alırken teşekkür yollu kullanılır.

— Esk. Ruh-fersa, ruh yıpratan. || Ruh-fi-rib, ruh aldatan. || Ruh-güdaz, ruh eriten.
|| Ruh-nevaz, ruh okşayan. || Ruh-perver, ruhu ve zihni besleyen. || Ruh-i aklî, anlama yetisi. || Ruh-i hassas, algılama yetisi. || Ruh-i hayatî, düşünme yetisi. || Ruh-i hayvanı, (insan ve hayvanda) hayvansal ruh. || Ruh-i kudsî, (azizlerde, ermiş kimselerde) İlâhî gerçeği kavrayan ruh. || Ruh-i küllî, Tanrı’nın evrensel ruhu. || Ruh-i nebatî, bitkilerdeki hayat ilkesi. || Ruh-i nef-sanî, insanın akıllı ruhu. || Ruh-i revan, canlı ruh. || Ruh-i tabiî, hayvansal hayat. || Ruh-i zikrî, bellek. || Zi-ruh, canlı.

— Arkeol. Ruh evi, Mısır’da, VI. ve XII. Sülâleler arasında kullanılagelmiş pişmiş topraktan eşya. Bk. ANSİKL.

— Din. İnsan bedeni yaratıldıktan sonra Tanrı tarafından varlığına üflenerek kazandırılan canlılık verici ilke. (Bk. ANSiKL.) || Ruh göçü. Bk. RUHGÖÇü. || Ruhi a’zam, Hz. Muhammed’in ruhu. || Ruhül emin (veya ruh-i mükerrem), Cebrail. || Ruhi İlâhî, ilâhî ruh, Tanrı. || Ruhi ilka, Cebrail. Kur’an. || Ruhi İnsanî, Hz. Muhammed’in ruhu. İnsanın aklî ruhu. || Ruh-ül-kuds. Bk. KUDS. || Ruh-ullah. Bk. RUHULLAH.

— Giz. ilm. Herhangi özel bir görevi yerine getiren madde dışı varlık. || Bir ölünün, geri döndüğüne inanılan manevî varlığı. || Vurucu ruhlar, varlıklarını duvarlara ve mobilyalara v.b. vurarak belirten ölü ruhlarına ispritizmacılar tarafından verilen ad. || Ruh çağırma, gizli bir şeyi öğrenmek ve gelecekten haber almak için ölülerin ruhunu çağırma. || Teşm. yol. Büyücülük.

— Kim. Esk. Damıtılarak elde edilen, u-çucu ve kokulu maddelere verilen ad. || Lokman ruhu. Bk. LOKMANRUHU. || Nane ruhu. Bk. NANERUHU. || Nışadır ruhu. Bk. NIŞADIRRUHU. || Odun ruhu, metil alkolün eski adı. || Sirke ruhu, asetik asidin eski adı. || Tuz ruhu. Bk. TUZRUHU. || Ruhi tutya, çinko oksit.

— Mus. Türk musikisinde 5-6 yüzyıllık birleşik makamlardan biri. (Günümüze kalmış örneği toktur.) || Ruh efzâ, türk musikisinde 2 yüzyıllık birleşik makamlardan biri. (Günümüze kalmış örneği yoktur.) || Ruh nüvaz, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSİKL.

— Psikol. Ruh bilim. Bk. RUHBiLiM.

— Tasav. insanla Tanrı arasındaki öz birliğini sağlayan cevher. Bk. ANSiKL.

— ANSiKL. Arkeol. Ruh evleri, mezarların üstyapılarına yerleştirilirdi, önceleri sunakların basit birer taklidi olan ruh evleri, daha sonra revaklı bir taraçası ve giriş merdiveni olan ev modelleri halini aldı. E-vin önündeki avlu çoğu zaman adak eşyalarına benzer şeylerle doldurulurdu. Hâlâ sırları çözülmeyen, ama sihirle ilişkili olduğundan şüphe edilemeyen bu nesneler, o çağın özel meskenleri hakkında tam bir fikir verir.

— Din. İslâm dinine göre ruh’nn niteliği, özü, ne zaman ve nasıl yaratıldığı insanlar tarafından bilinemez. Allah, insanlara bu bilgiyi vermedi. Ruhlar, bedenlerden bağımsız olarak vardır. Ruh, bedene göre öncedir (kadim), beden ruha göre sonradan «yaratılmış»tır (mahlûk). Ruh, insan bedeninde tanrısal bir cevherdir. Sonunda geldiği yere, tanrısal evrene dönecek, aslına kavuşacaktır. İslâm dini, beden yaratıldıktan sonra, Tanrı’nm kendi ruhundan ona üflediğini, bu bakımdan, ruhun geçici (fanî) olan insan bedeninde kalıcı (bakî) bir cevher olduğunu ileri sürer. Ruhun bedenden ayrılarak geldiği kaynağa dönmesiyle insanın dünya hayatı sona erer. Bu, ölümdür. Ruh, bedende canlılığı, anlayışı, düşünmeyi, iyi ile kötüyü ayırt etmeyi sağlar. Ancak, ruhun bedenin neresinde olduğu kesinlikle bilinemez.

• Hıristiyanlık. Ruh ve beden ayrımı, meleklerin varlığı, Tanrı’nm bir ruh oluşu, her zaman, imanın dogmaları olarak kalmıştır. Ama, ilk yüzyıllarda birçok «kilise babası», bu arada Tertullianus maddî olmayan varlıkların niteliğini, felsefî yönden kavramakta güçlük çekmekteydiler. Saf ruh kavramını kesinliğe kavuşturan ilk filozoflar «iskolastik»lerdir. Kutsal Kitap’ta ruh önce, «nefes» ve «hayat nefesi» demektir, sonra, gerek Tanrı («Tanrı Ruhtur», Yu-hanna IV, 24), gerek melekler ve şeytanlar gibi maddî olmayan varlığı, nihayet, insan vücuduna karşıt olarak tabiatüstü hayat ilkesini de belirtir (Aziz Paulus).

— Fels. Ruh kavramının kaynağı animizm’-dir. Hem hayatı, hem düşünceyi yöneten bir kuvvete, en eski medeniyetlerde (msl. Mısır’da) bile rastlanır. Bu kuvvet, az çok ince bir madde; bedene yerleşen ve ölüm anında kurtulan, insanın gizli bir «benzeri» gizli bir eş olarak düşünülürdü. Yunanistan’da, Eflatun ve stoa’cılarda (penu-ma nazariyesi) görülen bu inanca eski cenaze törenlerinin birçoğunda rastlanır. Zamanla, düşüncenin ilkesi olan ruh ile, hayatın ilkesi olan ruh arasında bir ayırım belirdi; bu ayırım, İbranîlerde (organik ruh ve düşünen ruh) ve Roma’da (animus ve anima) açıkça görülür. Hayatî fonksiyonları böyle özel bir «ruh»a bağlamakla dirimselcilik (vitalisme) kurulmuş oldu. Sonunda ruh, özü bakımından bedenden ayrı, madde-dışı ve ölümsüz bir ilke, düşüncenin ilkesi olarak tanımlandı: bu görüş Eflatun’un Phaidon’da ortaya koyduğu ve tek tanrıcı dinler tarafından benimsenen ruhçuluk (spiritualisme) doktrinidir. Buna bağlı olarak, artık sadece maddî ve herhangi bir manevî güçten yoksun bir varlık olarak ele alman bedenin sadece fizikokim-yasal ve mekanik süreçlerle hareket ettiği ileri sürüldü (mekanikçi nazariye). Des-cartes’ta mekanikçilik ve ruhçuluk birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Onca, insanda birbirinden tamamen ayrı iki cevher vardır; mekanik olarak yaşayan, uzayda yer kaplayan maddî bir beden; manevî, düşünen ve sadece insanda bulunan (Descartes’m makine-hayvan teorisine göre hayvan yalnızca bir beden, bir mekanizmadır) bir ruh. iki cevheri, metafizik olarak temelden a-yıran görüşe (Descartes), varlığın ikiliğini ileri sürdüğü için ikicilik (düalizm) denir. Ruhçuluk her zaman ikici değildir (meselâ, Eflatun yalnız ruha gerçek bir varlık tanımakla varlığı tek olarak, yani sadece ruh olarak ele alır), fakat çoğunlukla ikicilikten ayrılmaz. Ruhçuluğa karşıt olarak maddecilik ruhun varlığını kesinlikle inkâr eder. Daha eski çağlarda, Demokritos, Epikuros, Lucretius’un mekanikçi maddeciliği, yaşayan beden ve düşünce dahil, her şeyin madde olduğunu ileri sürerdi (bu bakımdan da, dirimselciliğe karşıydı ve daha o zamandan mekanikçiliğe dönüktür).

Aynı tutum, XVIII. yy. filozoflarında da görülür: La Mettrie, d’Holbach, Helv6ti-us, Diderot, XIX. yy.da da Büchner ile Maleschott. Fakat daha eski çağlarda, He-raklitos ile yeni bir maddeci tutum belirdi: çok daha sonraları tekrar ortaya çıkacak olan diyalektik maddecilik.

Ruh meselesini ele alan iki büyük geleneksel doktrine, yani ruhçuluk ile maddeciliğe, klasik ve modem çağlarda, ayrıntılarda birtakım değişiklikler getiren, fakat temeldeki karşıt tutumlarından şaşmayan yeni yeni doktrinler eklendi. Bu yeni doktrinler arasında bir kısmı ruhçudur: ruhu, insanın psikolojik kişiliğine bağlayan Hu-me ile Mill’in ampirist olguculuğu; her şeyi ruh sayan ve dünyayı onu düşünen düşünceye indirgeyen Berkeley’in veya Fich-te’nin eleştirici idealizm’i; ruhun doğrudan doğruya bilinemeyeceğini ve ancak ahlâkın şartı olarak bir postulat gibi kabul edilebileceğini ileri süren Kant’m eleştirici idealizm’i. Maddeci doktrinler arasında ise şunlar sayılabilir: aynı zamanda Tabiat demek olan bir Akıl’ın varlığını ileri süren Spinoza’nın monizm’i; düşünceyi maddenin bir özelliği (fakat bu özellik, mekanikçi maddecilikten farklı olarak «nitelik bakımından yeni» bir özelliktir), kavramı da «kendisi maddenin en yüce ürünü olan beynin en yüce ürünü» (Lenin) olarak ele a-lan Marx, Engels ve Lenin’in diyalektik maddeciliği.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ferdî ruhun yaratılışı, ruh ile Tanrı ilişkileri ve ruh ile bedenin birleşmesi gibi meseleler yalnızca ruhçu doktrinleri ilgilendirir.

Ruhun yaratılışı meselesinde bir çocukta ruhun anasıyle babası tarafından mı, yoksa Allah tarafından mı yaratıldığı araştırılır. İslâm ilâhiyatçıları ikinci görüşü benimserler.

Ruh ile Tanrı ilişkileri, bütün ruhçu filozofların ve ilâhiyatçıların üstünde önemle durdukları bir konudur. Descartes’a göre Tanrı’nın sureti olan ruh, Tanrı’yı ancak «mükemmellik», «kemal» gibi kavramlarla düşünebilir. Panteistlere göre ruh İlâhî cevherin bir cüzüdür ve bütün özelliklerini ondan alır. Tek tanrılı dinlerde, genellikle ruh Tann’mn bir suretidir ve kendisini yaratan Tanrı’ya döner.
Ruh ile bedenin birleşmesi, bütün ruhçu doktrinleri uğraştıran, Descartes’m bir türlü üstesinden gelemediği, descartes’çı filozofların da akıl yoluyle çözümleyemedik-

leıi temel meselelerden biridir. Descartes’ın dediği gibi Varlık’ı ruh ve beden diye ikiye ayırırsak, ruhun bedene, bedenin de ruha etkisini nasıl açıklıyabiliriz? İki tür Var-lık’tan söz edersek, birinin ötekinden türememesini nasıl kabul edebiliriz? Varlık’-m ötekisini de varlık olarak saymamıza imkân var mıdır? Metafizik bakımdan birbirinden ayn iki cevherin herhangi bir şekilde birleşmelerini akıl alır mı? Bunları birleştirmek için, Melebranche gibi üçüncü bir Varlık’ı kabul etmek, bizi düğümü çözmeğe değil, başka bir noktaya aktarmağa götürür: gerçekten de, bu sefer üçüncü Varlık’m diğer iki varlık ile nasıl birleştiğini araştırmak zorunda kalırız v.b. Ortaya çıkan bu yeni yeni meseleler de, ruh ile bedenin birleşmesi gibi metafizik meselelerdir, fakat kendisi de metafizik bir doktrin olan ruhçuluğun bu meseleler karşısında tedirginliğe düşmemesi veya bunlardan kaçınması imkânsızdır.

Dünyanın ruhu. Eskiler, «dünyanın ruhu» deyince, evrenin bütün moleküllerine sinmiş bir kuvveti anlıyorlardı. Bu kuvvet, maddeyi harekete geçiren ve şekillendiren bir ilkeydi. Pythagoras, Eflatun ve İskenderiye düşünürlerine göre, dünyanın ruhu, yüce Tanrı ile evren arasında bulunan a-racı bir cevherdi. Stoa’cılar ise, bu ilkeyi Tanrı ile bir tutuyorlardı (panteizm).

— Giz. ilm. Eskiler, ruhların başkanlık ettiği bir genel evren sistemi düşünüyorlardı. Göksel ruhlar, değişik küreleri yönetiyordu. Gezegenlerin, yıldızların, burçların, Ay’ın evrelerinin, yılın, mevsimlerin, ayların, saatlerin, asal sayıların yönetici ruhları olduğuna inanılıyordu. Birtakım başka ruhlar da, unsurlar dünyasında etki gösteriyordu. Yani, havanın, toprağın, suyun ve ateşin ruhundan söz ediliyordu. Dünyanın bütün ilkel halklarının folkloru, hava, toprak, su ve ateşin ruhlarının yer aldığı hikâyelerle doludur. Günümüzde de köylerde, bâtıl inançlara rastlanır, ispritizmanın bazı kimselerle bağıntılı hale getirdiğini iddia ettiği bedensiz varlıklara da ruh denir.

• Ruh çağırmadın kaynağı, eski cenaze törenlerine dayanır. Eskiler ölü ruhlarının yani hayaletlerin varlığına inanıyorlardı. Yaşayanlarla onlar arasında bir ilişki kurmanın kolay olduğunu da düşünüyorlardı. Musa kanunu İbranîlerde yaygın olan ölü çağrılmasını yasaklar. Yunanistan’da ruh çağırma Homeros devrinden itibaren kabul edilmişti. İki çeşit ruh çağırma vardı. Bunların birincisi adak, büyü veya okuyup üfleme idi; İkincisi ise, kuru kemikler, yağ, un, bal, kan v.b. ile yapılırdı. Yaşayanlar ve ölülerin hep birlikte yemek yemesi de yaygın törelerden biriydi. Roma imparatorluğunda aynı âyinler yapıldı, Hıristiyanlıkta Ortaçağ boyunca ruh çağıranlar kovuşturmaya uğradılar.

— Mus. Ruh nüvaz, buselik makamının hüseynî aşiran perdesindeki şeddidir. Adı Dr. Suphi Ezgi tarafından verilmiştir. Seyri inici çıkıcıdır. Güçlüsü beşinci derece olan si -buselik perdesidir. Donanıma fa küçük-mücennep diyezi ( $ ) konur. Yeden perdesi olan re bakiye diyezi

( # ) nota içinde gösterilir. Sesleri pestten tize doğru; hüseynî aşiran, mahûr, .rast, dü-gâh, çargâh, nevâ, nimhisar veya hisar, hüseynî düzenindedir. İçinde nisebi şerifeden 9 tanesi olduğu için dizi, mülâyimdir. Bu makama örnek olarak Dr. Suphi Ezgi’nin Saz Semaisi; Hüseyin Saadettin Arel’in Durak’ı; Sedat öztoprak’m Sof yan Peşrev* i, Saz Semaisi, Longa’sı, Düyek Oyun Havası; Y. Yektâ’nm Nim-Devir-Zencir/Nakış Beste’ si; Burhan Yılmaz Uysal’m Saz Semaisi gösterilebilir.
— Tasav. Tasavvuf anlayışına göre, insanda biri maddî, biri manevî olmak üzere i-ki ayrı öz vardır. Bunlar, tek varlık olan ve bütün evreni bir bütünlük içinde kuşatan Tanrı’nın değişik biçimde iki ayrı görünüşüdür. Salt ruh olan Tanrı her türlü sınırlı ve belirli olmanın ötesinde, sonsuzluğa açılan bir yüce varlıktır. Maddî bir cevher olan beden, ruhun duyulur evrende görünüş alanına çıkmasıdır. İnsan, ruhu ile tanrısal öze, sonsuz ve sınırsız olana açılır, Tanrı ile birlik içinde yaşar. Ancak ruh, tanrısal âlemden ayrılan, insan bedeninde gurbete düşen bir varlık niteliğindedir. Beden onun için bir kafestir. Ruhun bedenden ayrılışı, özüne, geldiği tanrısal kaynağa dönüşüdür. Bu yüzden ölüm, rufı için sonsuz hayata dönme, geldiği öze kavuşmadır. Tanrı, ruh ile insanda konuşan bir güç, bir anlayış yeteneği olarak ortaya çıkar, insanda tanrısal olanı, ölümsüzü dile getirir. Bazı mutasavvıflar, ruhu insanın Tanrı ile birleştiği bir öz, ölümsüz bir cevher olarak yorumlar. Tanrı insana ruhun sonsuzluğunda bir ışık, insan gönlünü aydınlatan, bütün gerçekleri ışıklandıran bir nur olarak görünür. Bu bakımdan, insanın olgunlaşması, geçici olandan sıyrılarak kalıcı, sonsuz olana dönüşmesi ruhun özüne aykırı gelen eylemlerden, davranışlardan kaçınmasına bağlıdır. Tanrısal gerçeğe ulaşmak isteyen bir kimsenin, ruhunu bütün dünya ilişkilerinden çözmesi, her türlü beden kaygılarından uzaklaşması gerekir. Farabî ve Muhiddini Arabi’ye göre ruh, Jinsanı bütün varlık türlerinden ayıran, insana gerçek kimliğini kazandıran tanrısal bir bağıştır. İnsan, ancak ruhuyle insandır. İnsan, bir varlık olarak, bedeniyle dünyaya, ruhuyle Tanrı’ya bağlıdır. Tasavvufun ruhla ilgili bu görüşünün kaynağı Eflatun ve onun düşüncelerini yorumlayan Ortaçağ felsefesidir. (LM)

RUH i. (fars. ruh). Esk. Yanak, çehre. || Yön, taraf. j| Ruh-i âl, pembe yanak. || Ruh-i dildar, sevgilinin yanağı. || Ruh-i gülnar, gül pembesi yanak. || Ruh-i rengin, renkli yanak, !j Ruh-i zer d, sarı yanak, solgun yüz. (M)

RUH i. (fars. ruh). Esk. Anka kuşu. || Satranç taşlarından biri, kale. || Ruh-üs-sat-ranç, («satranç taşı») itibarlı kişi. (M) RUHAM i. (ar. ruhâm). Esk. Mermer. || Ruham-ı ham, işlenmemiş, ham mermer. (M)

Yorum yazın