Omurgasızlar ve İnsan

Omurgasızlar ve İnsan

Çok sayıda omurgasız türü, insanın günlük yaşamında gerek yararlı, gerekse (çoğunlukla olduğu gibi) zararlı hayvanlar olarak büyük bir rol oynadığı halde, normal bir insan gözü bu omurgasızların büyük bir çoğunluğunu algılayabilecek yapıda değildir. Bazı durumlarda omurgasızlar, birçok ülkenin ekonomik ve kültürel tarihlerinde kalıcı izler bırakmışlardır. Akdeniz bölgesinde ve Ortadoğu’da göç eden çekirgeler her zaman bir atlet olarak nitelendirilmiştir.

Fenikelilerin Sur ve Sayda kentlerinde deniz yumuşakçalarından elde ettikleri morumsu madde, ekonominin temel taşı olmuş, bir zamanlar doğal istiridye yataklarından gelişigüzel bir biçimde elde edilen inci ise, bugün özellikle Japonya’da verimli bir endüstrinin doğmasına yol açmıştır.

Her yıl tüm dünyada ürünleri tehdit eden çok sayıda küçük hayvana karşı verilen savaşta, büyük miktarlarda harcamalar yapılmaktadır.

Ancak insanlarla omurgasızlar arasındaki ilişki, yalnızca savaş ve yağma olarak ortaya çıkmaz, insanların bu yaşam türleri ile gerçek karşılaşması meraklı gözlemler ve koleksiyonlar biçiminde ortaya çıkmıştır. Parlak renkli kelebekler ya da çeşitli tropikal deniz kabuklularından oluşan koleksiyonlar, görkemli ve ilgi çekici omurgasızlar dünyasına yönelmenin nedenleridir. Gerçekte omurgasızlar evlerimize kadar girmiştir. Tehlikeli insan asalaklarından olan pire ve bitlerin kentlerde gitgide azalmalarına karşın, günümüzün modern sağlık bilgileri hamamböcekleri ve güvelerin hızla çoğalmalarını önleyememektedir.

İnsanların yaşadığı yerler, biyolojik gelişimlerini, ısıtılmış odalarda dışarıda olduğundan daha hızlı tamamlayabilen birçok omurgasız türü için uygun bir ortam sağlamaktadır. Barlardaki kahve makinelerinde bazen endişe verici sayılarda hamamböceğinin barınması da bundan kaynaklanmaktadır. Bu hayvanların kendilerine özgü bir yumurtlama yöntemleri vardır. Yumurtalar, dişiler tarafından yumurta zarfı adı verilen ve küçük bir keseye benzeyen koruyucu torbaya sarılı olarak 20’şerlik guruplar halinde bırakılırlar. Ancak evlerde bulunan omurgasızların tümü, insanlara, yiyeceklere ve mobilyalara zararlı değildirler. Bunlar arasında hızlı hareket eden scutigeralar ve diğer zararlı böceklerle yapılan savaşa insanların “yanında” katılan bazı omurgasız türleri de bulunmaktadır.

Scutigera çok ince duyargaları ve 15 çift ayağı ile bir kırkayak türüdür. Duvarlarda, küçük böceklerin ardından hızla giderken görülebilen scutigeralar, gececi hayvanlardır. Doğal ortamı kaya yığınları olan bu hayvan, gereksinmeleri için evleri daha uygun bulmaktadır. Ploiasia ise küçük ve kanatsız bir bittir.

Evlerde az da olsa, tahtalara tüneller açan böcek larvalarına rastlanır. Bunlar evlere çoğunlukla mobilyalar ya da işlenmemiş tahta parçalarıyla girerler, ancak sinsi termitler ve birkaç güve çeşidi gibi, işlenmiş tahtaları yeğleyen türler de vardır.

İnsanların çevresinde yaşayan sinekler ve sivrisineklerle sürekli olarak baş edebilmek için birçok fiziksel ve kimyasal yöntemler kullanılmaktadır. Diğer omurgasızlar ise yararlı maddelerin üreticileri olarak ekonomik yaşamda yer almış ve tarih boyunca bunlardan yararlanılmıştır. Örneğin arılar ve ipekböcekleri, tam anlamıyla evcil hayvanlar olmamakla birlikte çok sayıda yetiştirilmişlerdir.

Arıların karmaşık toplum düzenleri, işçiler arasındaki etkin işbölümü ve haberleşmeyi sağlayan ilgi çekici dansları daha önce incelenmişti. İpekböceği ve güvenin davranışları ise o denli ilgi çekici değildir. İpekböceği yaşamının tümünü dut yaprakları üzerinde geçirir. Bu hayvanın erişkin yaşamı ise, birkaç gün sürmektedir. Kanatları olmasına karşın dişiler uçamaz, erkekler ise havada kısa yollar alabilirler. Değerli ipek kozası, erişkin solucanın ipek güvesi olmak için gereken günleri huzur içinde sakin ve güvenli geçirmek amacı ile kurduğu bir barınaktan ibarettir. İpek, ağıza açılan aşırı büyük bezlerden oluşur. Hayvanın bir tek teldeki sayısız ilmeği düzgün olarak atabilmesi için kafasıyla olağanüstü sayıda salınma hareketi yapması gerekmektedir. İpek üreten pek çok hayvan vardır. Ancak bunlar arasında ekonomik açıdan değerli olan tek tür, Çin imparatorlarının kullandığı eski ipekböceğidir. Karmen ve kırmızı böcekleri, yararlı maddeler elde edilen diğer böcek türleridir. Bu hayvanların dişilerinin vücutları küçük pullar halinde toplanan, kendilerine özgü değerli rpaddelerle kaplıdır.

Yiyecek ve inci üretimi için kullanılan istiridye ve midyeler, ekonomik açıdan büyük önem taşırlar.

Midye üretimi, Avrupa sahillerinde Akdeniz ve Atlantik sularında oldukça yaygındır. Bunlar daha çok durgun körfez ve havzalarda üretilirler. Bu bölgelerdeki tuzluluk oranı denize karışan tatlı sularla azaldığından, bu yumuşakçaların üretilmesi için uygun bir ortam sağlanmış olur. Soğuk mevsimde her dişi bazı durumlarda milyona ulaşan sayıda yumurta bırakır, bu yumurtalardan çıkan küçük larvalar kısa süren hareketli bir yaşamdan sonra kendilerini batık cisimlere bağlarlar. İnsanlar bu larva sürülerini tutarak, onların yapay olarak hazırlanmış ve en uygun bir biçimde gelişmeleri için düzenlenmiş yeraltı yüzeylerine bağlanmalarını sağlarlar.

İstiridye üretimi, değişik ülkelerde farklı yöntemler uygulanmasına karşın, buna benzer. Yapay inci üretimi, Japonya’da bir zooloji profesörü tarafından başlatılmıştır. Burada kullanılan teknik, bir inci istiridyesinin içderisi ile dışkabuğu arasına yapay olarak bir parça yerleştirilmesidir. İstiridye bu parçacığın üzerine düzenli sedef tabakalar biriktirerek inciyi oluşturmaktadır. Yapay incinin güzellik açısından doğal inciden hiçbir farkı yoktur. Bununla birlikte X-ışınları ile yapılan bir inceleme, bu iki inci arasındaki farkı kolaylıkla ortaya çıkarabilmektedir.

Yumuşakçalar ekonomik değeri olan birçok tür kapsadıkları halde, insanları böcekler kadar ilgilendiren başka bir omurgasız gurubu yoktur. Sayısız ve çok çeşitli olan bu hayvanlar, toprağın her metrekaresinde bulunurlar. Bunlar arasında ürünlere zararlı olan türler, yararlı olanları sayıca geride bırakırlar.

Çiftçiler, gerçekte sürekli olarak savaş halinde oldukları bu yaratıkları yok edebilmek için tüm yolları denemektedirler. Obur ve doymak bilmeyen çekirge sürülerine, ağaçları ve meyveleri harap eden kurt ve tırtıllara, yaprakbitlerine ve tehlikeli rostrumlara sahip kabuklu böceğe karşı sürdürülen bu savaş, çeşitli biçimlerde olabilmektedir.

En basit yöntemler, küçük meyve bahçelerinde ve bahçelerde kullanılan zararlı böceklerin yakalanarak öldürülmesi ya da doğrudan üreme yerlerinin yakılması yöntemleridir. Bu tür önlemler, dolaylı zararlara yol açmamaları yönünden iyi olmakla birlikte, uygulanmaları çoğunlukla olanaksız gibidir. Bunun sonucunda bitki asalaklarına karşı çok daha gelişmiş, ancak aynı derecede de riskli olan kimyasal savaşın gelişimi başlamıştır.

Bitkilere zararlı böceklere karşı, büyük miktarlarda kullanılan asalak giderici (antiparasitic) maddeler, su tutan tabakaları kirleterek yüzmilyonlarca insanı içme suları yolu ile bu zehirli maddelerin etkisinde bırakmış, meyve ve sebzeleri böceklerin obur çenelerinden kurtarma çabaları da spreylerin neden olduğu zehirli tabakaların oluşması ile son bulmuştur.

Tüm bunlardan, ürünlerimizin düşmanlarına karşı verilen bu kimyasal savaşın, gerçekte iki uçlu bir silah olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle uzmanlar, uygulanması dolaylı ve tehlikeli sonuçlar doğurmayacak yeni yöntemler bulma çabasına girişmiştir. Bu sorunla uğraşan kişiler basit bir soru ile yola çıkmışlardır. Bir türün tarlalarda ve yeşil alanlarda görülen aşırı çoğalması doğal çevrede (göç eden çekirge sürülerinin dışında) neden çluşmaktadır. Bu durum iki biçimde açıklanabilfnektedir.

İlk ortamda belli bir alanda yalnızca bir ya da en çok iki tür ürün yetiştirilmektedir. Oysa doğal çevrede düzinelerce bitki türü, oldukça küçük alanlarda bir arada gelişmektedir.

Yetiştirilen türlere özgü olan bir asalak, böylece sanki özellikle açlığını gidermek için düzenlenmiş şaşırtıcı nitelikteki yiyeceklerle karşı karşıya iken, doğal çevrede besin almak için kullandığı bir bitkiden diğerine giden yol uzun ve tehlike doludur.

Tarla ile çayır, meyve bahçesi ile orman arasında bir fark olduğu kuşkusuzdur. Ancak bunun varoluş nedeni (raison d’être) tarımsal ürünlerin ekonomisinde yatmaktadır. Tek bir bitki türünün yetiştirilmesinin getireceği sonuçlarla savaşılmaktadır. Ancak bu

Soruna bir bakış açısı daha vardır: tarım alanlarındaki zararlı böcekler, doğal koşullarda çoğalmalarını denetleyen asalaklar olmadığı için, fire vermeksizin çoğalmaktadırlar. Doğal ortamlarda otoburlar, yırtıcılar ve asalaklar arasında kurulmuş bir denge vardır. Tarım alanları ile yeşil alanlarda ise bu denge bozulmuştur. Bu gerçekten yola çıkarak, zararlı böceklerle dolu alanlara bu böceklere özgü asalak türlerini yayarak yeni bir denge oluşturma tasarısı gündeme gelmiştir. Ürünlere zarar veren birçok böcek bu alanlara uzak bölgelerden ve doğal düşmanlarınca izlenmeksizin gelmiştir. Bu böceklerin geldikleri ülkelerde nüfus artışlarını kontrol eden küçük etoburlar bulunmaktadır. Kimyasal savaşın bir seçeneği olan biyolojik mücadele yönteminin kullanılmasıyla bu canlının böceklerin kuşattığı alanlara sokulması gerçekleşebilmektedir.

Doğal olarak bir yırtıcı ya da asalak, yaşamı ve evrimi için gereksinme duyduğu türü hiçbir zaman tamamen yok etmeyecektir. Çünkü kurbanların tükenmesi bu hayvanların kendi ölüm fermanlarını imzalamaları anlamına gelecektir. Yine de iki tür arasındaki dengenin tarım gereksinmeleri ile uyuşan bir düzeyde kendi kendine çalışabileceğini ümit etmek fazla iyimserlik sayılmamalıdır. Dahası biyolojik mücadelenin böcek ilaçlarında olduğu gibi olumsuz yan etkilere neden olmayacağı da bir gerçektir.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda zararlı böceklerle yapılan biyolojik mücadelede değerli başarılar elde edilmiştir. Gerçekte söz konusu türün sayısal değerleri ne olursa olsun, biyolojik bir dengenin yeniden kurulması ve başarılması oldukça güç olan bir iştir.

Bazı korkutucu turunçgil sinekleri (zeytinsineği ve portakalsineği), yırtıcı gelinböcekleri tarafından başarılı bir biçimde durdurulmuş ve yabani arılar bu amaca açık bir biçimde ortak edilmişlerdir.

Diğer bir biyolojik mücadele türü de, ormanlardaki bitkilere zarar eren tırtıl türleriyle bunların yayılmalarını denetleyen kırmızı karıncalar arasında gerçekleşmektedir.

insanla böcek arasında geçen diğer bir ilginç anlaşma örneği de Avustralya’daki yabani otlarla, yayılmalarını belirli sınırlarda tutmayı başaran bir güve arasındaki ilişkidir.

Ancak insanın davranışları ve alışveriş nedeniyle üzerinde taşıdığı omurgasız türlerin sayısı biyolojik savaşta zararlı türleri yok eden türlerin sayısından çok daha fazladır.

Her ikisi de Amerika’dan gelen ve bir yangın hızıyla yayılan patatesböceği ve üzümbiti’nin yayılmaları, Napoleon ordularının ya da Caesar’ın lejyonlarının zafer ilerleyişini anımsatmaktadır. Özel sarı ve siyah renkleri olan patatesböceği ilk kez, Teksas ve Kansas’ın kayalık dağlarında ortaya çıkmıştır. Bu hayvan, buradaki doğal koşullar altında yetişen ve bu bölgelerin kurak yaylalarına özgü sert ve dikenli bitkilerle beslenir. 1823’te Missouri’de, bu hayvanın Kuzey Amerika’nın büyük bir bölümünü kaplayan patates tarlaları boyunca Florida’dan Kanada’ya değin yayıldığı gözlendi. 1874’te patatesböceği, denizi geçmeye hazır bir biçimde Amerika’nın Atlantik kıyılarına ulaştı. 3 yıl sonra Almanya’da ortaya çıkan bu hayvanın, İngiltere’ye ulaşması ise 1901 yılına rastlar. 1922’de Fransa’da, 1944’te İtalya’da ilk kez gözlenen bu hayvan, şimdi Avrupa’nın tüm bölgelerine yayılmış durumdadır.

insanoğlunun bir yandan birçok omurgalı türünün yeryüzünde böylesine yaygın bir biçimde var olmasından hoşnut olması gerekirken, diğer yandan savaşmak zorunda olduğu türlerin yayılmasından sorumlu olduğu gerçeği de tam bir aykırılıkla geçerliliğini korumaktadır. Diğer türler ise tam tersine, bazıları tamamen zararsız hatta yararlı hayvanlar oldukları halde yok edilmişlerdir. Bir kelebeğin ya da bir kınkanatlının yok edilmesi büyük bir memeli türünün yok edilmesinden kuşkusuz daha az dikkat çeker, ancak çevrebilim açısından iki olay da aynı derecede olumsuz olarak nitelendirilmelidir.

Yok olma tehlikesiyle en çok karşı karşıya olan türlerin, birçok koleksiyoncu tarafından güzellikleri ve enderlikleri için araştırılan böcek türleri olduğu bir gerçektir. Madagaskar hükümeti, son günlerde bir kararname yayınlayarak, özel pazarlarda çok yüksek fiyatlara satılan gökkuşağı renklerindeki olağanüstü çekici kelebekler olan uraniidlerin gelişigüzel toplanmasını yasaklamıştır.

Kınkanatlılar arasından bronz ya da bakır renkli görünümleriyle Pirenelerde ve Alplerdeki sınırlı alanlarda bulunan birçok değerli karafatmalar, vicdansız koleksiyoncular tarafından acımasızca yok edilmiştir. Mağaralarda yaşayan böceklerin durumları çok daha naziktir, küçük guruplar halinde bir ya da birkaç mağarada yaşayan bu canlılara karşı koleksiyoncular, mağarayı bir anda boşaltacak miktarda yemler kullanmaktadır.

Bu seyrek ve ilgi çekici türlerden geriye kalan örneklerin yıllardır toplanıyor olması, artık bu hayvanlardan yaşayan tek bir birey bile kalmadığı kuşkusunu uyandırmaktadır.

Dahası, çağımızda insanlık, garip bir kelebek ya da kınkanatlı türünün tükenmesinden çok daha önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Bazı durumlarda bir ortamın bütün bireyleri yaşam kavgası vermektedir. Bu ortam su ya da kara olabilir ve her iki durumda da büyük rol omurgasızlara düşmektedir. İnsanoğlu bir zamanlar uygun olan çevre koşullarının hızlı değişimine neden olduktan sonra, bunlar arasındaki dengeyi hiçbir zaman görmezlikten gelemez. Kenelerin, yersolucanlarının, çokayaklıların ve böceklerin beslendikleri hayvanlar, ölü yapraklan tahrip ederek, tarımda yararlı bir madde olan humusun oluşmasına neden olurlar. Aynı şey insanlara ve ürünlere zararlı birçok böceği avlayarak yaşamını sürdüren örümcekler için de geçerlidir. Bu böceklerin Ingiltere’de bir yılda, ülkedeki insan nüfusuna eşit miktarda böcek avladığı saptanmıştır.

İnsanların varlığının dayanağı olan omurgasız türlerinin sayısı, ilk bakışta görülenden çok daha fazladır. Bu hayvanların sayısı yalnızca besin ve ticari değeri olanlarla sınırlı değildir. Doğal çevrede yer alan hayvanların, dengeyi korumada kendilerine özgü bir görevleri vardır.

Bu yüzden omurgasızlar dünyasını önemsiz ya da aşağı yaratıklar gibi görmek yanlış olacaktır. Biyolojik evrim süreci, insanla birlikte tüm omurgalılara sağladığı çevreye uyum özelliklerini, onlara içgüdü ve sosyal düzenlemeler biçiminde, ahtapota da zeka biçiminde vermiştir. Ayrıca yaşamlarını diğerlerinden çok daha değişik biçimlerde ve başarıyla sürdüren milyonlarca tür vardır. Bu gerçek yalnız başına, içinde bizim de yaşadığımız bu dünyada tüm hayvan türlerine aynı ölçüde değer verilmesi ve ilgilenilmesi gereğini hatırlatmalıdır.

Yorum yazın