Ölüm Nedir – Nasıl Olur

Ölüm Nedir – Nasıl Olur

Metabolizmanın, yani canlı varlıkların özelliği olan değişmez alışverişlerin kesin ve geri dönüşsüz olarak durması.
Canlı varlık, ister protist, ister bitki, ister hayvan ya da insan olsun, uzay ve zamanda belli bir biçimi olan dinamik bir yapıdır. Bu bütünü oluşturan molekül değişimlerinin dinamiği kesintiye uğradığı zaman canlı varlık az ya da çok hızla tam bir parçalanmaya uğrayarak ölür.

Dünya üstündeki canlı sistemlerin evriminde ölüm, cinsellik kadar önemli bir rol oynamış ve oynamaktadır. Fosillerin incelenmesi nin(ya da paleontolojinin) de doğruladığı gibi, dönüşümcülük mekanizmasını gerçekleştirmek için, bireylerin doğması ne kadar gerekliyse, ölmesi de o kadar gereklidir. Canlı dünyanın ilk temsilcileri ölümsüz olsalardı ve tıpkı kendilerine benzer biçimde çoğalsalardı, türlerin evrimi gerçekleşemezdi.

Günümüzde, ölümün buyruk ya da “evrimsel ilke” olarak nasıl yerleşebildiğim hiçbir şey açıklayamamaktadır. Ama doğal denen ölüm durumunda, yaşlanma olaylarından başka bir şey olmayan başlangıcın ardından ölümün nasıl geldiğini gösteren belirtiler vardır.
Organik dokuların “eskimesinin” sonucu olan yaşlanma, katışıklı biyoloji mekanizmasının kesinlikle bir parçası değildir. Gerçekten de bu mekanizma, bir yandan bedeni oluşturan, öte yandan da solunum ve beslenmeyle dışarıdan alınan maddelerin sabit alışverişinden oluşur. Bu alışveriş, yaşam için gerekli olan enerjiyi, özellikle ısı ve elektrik enerjisi biçiminde üretir. Organizmanın oluşmasında var olan tüm öğeler, çoğu kez kısa olan belli bir süre sonunda yitip giderler. Dolayısıyla canlı varlıkları oluşturan öğeler “eskiyemezler ”

Ne var ki, organik maddelerin sabit değiş tokuşunun metabolizma çerçevesi içinde ilkece canlı maddenin sonsuza kadar korunmasını sağlaması gerekir. Bu. parçaları düzenli biçimde değiştirilen bir makinenin kuramsal olarak her zaman “yeni” kalmasına benzer. Oysa “yeni parçalar” olsa bile herhangi bir organizma, raslantısal bozulmalar göz önüne alınmasa da. yaşlanır ve ölür.

Genetik çerçevesinde yapılan öncü araştırmalar, yaşlanmanın günümüze kadar sanıldığı gibi bir doku yıpranması sonucu olmadığım, ama kalıtımsal mekanizmaların yorulması ya da bozulması sonucu olduğunu düşündürmektedir. Yaşlanma ya bedeni oluşturan hücrelerin her birinin kromozom programlamasında birikmiş hatalar ya da programın anlatımında yanlışlıklar, yani canlı varlığın genç taslağını oluşturan protein yapılarının oluşumunda ortaya çıkan kusurlar dan kaynaklanır.

KLİNİK ÖLÜM

Eskiden kalp atımları duran ya da artık nefes almayan birey ölü kabul edilirdi. Gerçekten de, kan dolaşımının durması ya da kanın serbest oksijen taşıyamaması (yani akciğer işlevinin yitimi) durumunda hücre metabolizması olanaksızlaşır. Bununla birlikte, zamanında kalp kası desteklenir ya da solunum sağlanırsa beden yeniden canlanır. “Zamanında” demek, kalp ve solunum durmasını izleyen birkaç dakika içinde demektir. Çünkü özellikle beyni oluşturan karmaşık sinir hücreleri olan nöronlar, genellikle üç dakika içinde, oksijenli kandan yoksun kalınca işlevlerini keserler ve geri dönüşü olmayan biçimde bozulurlar. Nöronlardan oluşan beyin ve gene] olarak sinir sistemleri, çokhücreli hayvanlarda organik işlevlerin düzenlenmesi için gereklidirler. Tıpta, beyin elektrosu teknikleri, insanın beyin etkinliklerinin kaydedilmesini sağlar. Burada metabolizma dönüşümleri sonucunda bazı elektrik akımlarına] üretilmesi söz konusudur. Düz, yani hiçbir elektrik akımı göstermeyen bir beyin elektrosu, tartışmasız olarak ölümü belirler.

Yaşamsal işlevleri durmuş birçok kişi yeniden yaşama döndürülebilmiştir. Bu gibi insanların yaşama dönüşleri anabiyoz olarak adlandırılır. Yaşamla ölüm arasında bir üçüncü biçim görülür: Bu, soğuk tarafından korunmuş organik bir yapının yaşam dışı durumudur. Bu durumda, organizmanın kimyasal tepkimeleri ya durmuş ya da üzeri derecede yavaşlamıştır. Bu ilkeye göre laboratuvarda belli sayıda insan bedeni sıvı azotta -146° C’ta saklanmaktadır; yakalanmış oldukları hastalıklara tıpta kesin tedavi bulunduğu zaman yeniden yaşama döndürülmeleri düşünülmektedir.

ÖLÜMÜN EVRELERİ

Ölüm ani değildir, birçok evresi vardır: 1. Hücre ölümüyle birlikte ya da hücre ölümü olmaksızın bedenin ana işlevlerinden birini bozan yerel bozunlar (sözgelimi, kalp-damar kolapsı); 2. organizmanın bütününün ölümü (genel ölüm); 3. tüm doku hücrelerinin erimesi. Ölüm hızla olabildiği gibi, bir komayı (bilinç yokluğu) ya da bilincin sonuna kadar açık kaldığı bir can çekişmeyi izleyerek yavaş da gelişebilir; ölümün en sık olarak raslanan belirtileri gergin bir yüz, bilinç bozuklukları, duymanın, daha sonra görmenin yitimidir; bunu solunumun kesilmesi izler, ardından da kalp atımları durur. Ölünün karaciğerindeki glikojen miktarı saptanarak can çekişmenin süresi biyolojik olarak değerlendirilebilir.
ÖLÜM TANISI

Bedenin genel ölümüne (2. evre) denk düşer. Ama bu görünüşte, elektrik çarpmalarında ya da barbitürik zehirlenmelerindeki gibi yanıltıcı olabilir. Belli bir “görünüşte ölüm” ya da “klinik ölüm” süresinden sonra kesin ölüm yerleşir. Adli tıpta ölüm tamsı 3. evrenin “kesin” bulgularına dayanır. Bunlar ceset katılığı, ceset morluğu ve çürüme olaylarıdır. Modern tıbbın iki uygulaması, ölümün mutlak kesinliği konusunda bazı sorunlar ortaya çıkarmasına yol açtı. Bunlardan birincisi uygun solunum ve dolaşım aygıtlarıyla yapay olarak yaşamın uzatıl-masıdır.Bunda siyasal olduğu kadar manevi gerekçeler de rol oynayabilir. İkincisi nakil için organ çıkarılmasıdır. Bu uygulama klinik ölümün hızla tanınmasını gerektirir. Klasik klinik ölüm bulguları, ölümdeki geri dönmezlik konusunda kesin güvence vermediğinden, özellikle beynin işlevinin durması gibi başka bulgular arandı ve 1968’de Uluslararası Tıp Birliği’nde şu bulgular benimsendi: 1. Çevreyle ilişkili yaşamın yitimi; 2. reflekslerin yitimi ve tam kas gevşekliği ya da tutmazlığı; 3. doğal solunumun durması; 4. yapay olarak desteklenmediği andan başlayarak atardamar kan basıncının hızla düşmesi; 5. elektriksel uyarı yapılsa bile beyin elektrosu eğrisinde mutlak düz çizgi. Günümüzde “beynin elektrik sessizliği” uygulamada klinik ölümün başlıca bulgusudur. Bu bulgu, erişkin için mutlak olmakla birlikte, çocukta, hipoîermideki (beden sıcaklığının normalin altına düşmesi) ya da ivegen zehirlenme durumundaki kişilerde değişir. Dolayısıyla başka muayenelerle tamamlanmalıdır.

KAZAYLA ÖLÜM VE DOĞAL ÖLÜM

Alışılagelmiş olarak, hastalığa ya da travmaya bağlı “kazayla” ölüm ile “yavaş bir sürecin sonu olan, doğal” ölüm birbirinden ayrıdır. Klinikçilere ve patoloji uzmanlarına göre bu doğal ölüm kavramı benimsenmemelidir. Çünkü ölüm her zaman raslantısal anormal durumları, olayları izler. Gerçekten ani ölüm, kalp yetmezliğinden kaynaklanır. Uzun süre, ani ölümleri açıklamak için “geniş” miyokard (kalp kası) enfarktüsleri öne sürüldüy-se de zamanla bu varsayımın çoğu kez yanlış olduğu gösterildi. Gerçekten de, apansızın ölen hastaların kalp damarlarının çoğunda daralmalar görülmüş, ama genellikle taze pıhtı ya da yeni enfarktüse raslanmamıştır. Günümüzdeyse trombosit kümelerinin, kalp dolaşımına göçmesi ya da karıncık ritmindeki bozulmalar neden olarak gösterilmektedir. Bazılarına göre de ani ölüm, kalıtsal belirlenmişliği, doğrulamaktadır: Ölümü ya yıkıcı süreçlerin ortaya çıkması (sözgelimi, sinir iletisinin kimyasal aracılarını yansızlaştıran maddelerin serbest kalması), ya da yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan kodlanmış bilgilerin (genetik kod) tükenmesi belirlemektedir.

Yorum yazın