Geleceğe Bakış

Geleceğe Bakış

Kuzey Avrupa ve Asya’nın Arktik bölgelerinde bulunan ve bir maki kemirgen olan lemmingler, sayılarının her ölçüsüz artışında kör bir intihar içgüdüsü tarafından, sürüler halinde yaşadıkları dağları terkedip ölmek üzere göllere, ırmaklara ve denize yönelmeye itilirler. Çok az lemming bu ölüm töreninden sağ çıkar. Geri dönenlerle birlikte dengelenmiş bir biyolojik olay yeniden başlar.

Arılar kovan nüfuslarını, erkekleri belirli zamanlarda öldürerek azaltırlar, yani onbinlerce arı, örgütlü bir biçimde kovanlarım terkederler.

Dişi farenin böbreküstü bezleri, fare nüfusu belli bir düzeyi aşınca etkinliklerini bir hayli artırarak, yumurtalıklarını köreltirler. Aynı nedenle Japon ceylanının da çiftleşme etkinlikleri durur.

Etnoloji, doğada doğum sayılarını sınırlayan çeşitli organik mekanizmalar olduğunu göstermiştir. İnsan ise bu tür mekanizmalarla donatılmıştır ve kendi çok üstün gözlem ve uygulama yetisi ile onlara ulaşmağa çabalamaktadır. Bugün göründüğü kadarıyla aşırı nüfus artışı, insan türü için bir ölüm kalım sorunu olmuştur. İnsanın, sorumluluğunu bilip bundan ders almaktan başka seçeneği yoktur. Şimdiye kadar nüfus denetimi işini trajik bir biçimde, savaşlar, salgınlar ve doğal afetler görüyordu. İnsan ise kaderinin önünde oyuncu ve seyirci olarak rol oynuyordu. Fransız demografı (nüfus bilimcisi) Gaston Bouthoul’a göre, iki Dünya savaşı çıkmamış olsaydı, Avrupa’nın 1945’te fazladan 200 milyon nüfusu olacaktı.

Bugün dünyanın nüfusu 4 milyardır. Eğer geçmiş yıllarda kaydedilen başedilemez artış hızı (16 yılda 1 milyar) sürecek olursa, son derece ciddi bir nüfus krizinin 10-20 yıl içinde gelmesi beklenmektedir. Bunun sonuçlarını söylemek zordur. 2000 yılında Dünya nüfusunun 7 milyar olacağının hesaplanması, FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) uzmanı Henri Houerou’yu bir yüzyıl geçmeden kuramsal olarak Dünya’da metrekareye 100 insan düşeceğini belirtmeye itmiştir. Bu titretici varsayım, kurgu bilim sınırlarına varmaktadır. Ama bu bizi durmaya ve o dev ekonomik ve endüstriyel sorunları düşünmeye itebilir. Olayların dengeli bir durum almasına, Dünya nüfusunun durağan olması ile ulaşılabilir. Bu, doğum oranını ölüm oranına denk tutmak demektir. Ama her saat Dünya’ya gözlerini açan 17.500 çocuk, insanlığın böyle bir durumdan ne kadar uzakta olduğunu göstermektedir.

Nüfus bilimciler, şimdiki durumun öncesi ile karşılaştırılarak istatistiklerle incelenmesini önermektedirler. Bu veriler dikkate alındığında, dünya nüfusunun dağılımındaki mikroskobik dengesizliğe dikkati çekmektedirler. Örneğin, etkileyici nüfus düşüşlerinin kaydedildiği Danimarka, göze çarpacak derecede kalabalık olan Hindistan’la tam bir karşıtlık durumundadır. Bu arada Kalküta, bir kuşak geçmeden 60 milyon nüfusa çıkacaktır. Bu hemen hemen İtalya’nın veya Batı Almanya’nın ya da İngiltere’nin nüfusundan 5 milyon fazladır (eğer böyle artmaya devam ederse….).

Ölüm sayısının doğum sayısının üstüne çıktığı Batı Almanya, 975 milyon insanın yaşadığı’Çin’le karşıt durumdadır. (Şanghay 11,5 milyon nüfusuyla dünyanın en büyük kentidir). Hindistan, yıllık 15 milyon(tüm Avustralya’nın nüfusu) nüfus artışı ile benzer bir görüntü vermektedir. Öte yandan Hindistan çok gerekli olan tarımsal reformlarını gerçekleştirememiştir, çünkü nüfus sayısındaki hızlı artış tarımsal üretim artışını çok çok geride bırakmıştır. Hindistan Birliği’nin, nüfus patlamasından en çok etkilenmiş eyaletlerinden biri olan Pencap, bu endişelendirici gelişimini durdurmak girişiminde şiddetli yasal önlemlere başvurmaktadır. İkiden fazla çocukları olan ailelerin reislerine bir yıl hapis ve ağır para cezası gibi. Sakat, aynı cinsiyetten ya da üçüncü çocuktan sonra kısırlaştırmayı kabul edenler bunun dışındadır. Bu örnek başka eyaletlerce de izlenecektir. Burada İngiliz ekonomisti Thomas Malthus’un eski kuramı uygulanmaktadır: İnsanları çocuk sahibi olmaktan vazgeçirecek her önlem incelemeye değerdir. Fakat nüfus sorunu, ancak bütün Dünyanın adaletli bir plan sistemini benimsemesi, geç evliliklerin özendirilmesi, doktorların doğum önleyici araçlar konusunda aydınlatılması ve kürtajın yasallaştırılmasıyla çözülebilir.

1973’te FAO başkanı Addeke Boerma, endişelendirici bir duruma dikkati çekti. Son savaş bittiğinden bu yana, dünyanın besin maddeleri üretimi, her yıl 75 milyon beslenecek yeni kişi ortaya çıkmasına karşın, % 1 düşmüştür. Bu açıklamadan kısa bir süre önce Üçüncü Dünya ülkelerinin liderleri Cezayir’de buluştuklarında, tarımsal üretimi sonuna kadar geliştirmek zorunda oldukları

konusunda karar birliğine varmışlardı. Dünya nüfusunun % 75’inin yeryüzü kaynaklarının dörtte birine sahip olduğunu da buna eklemişlerdi. Gerçekte 10-20 yıl öncesine kadar, eğer besin kaynakları eşit dağıtılsa, bilim ve teknolojideki ilerlemelerden yararlanılsaydı, yeterli olacaktı. Ama bugün ne yazık ki denkleştirme ümitleri müthiş nüfus artışı tarafından alaşağı edilmiştir. Bu bakış açısından Hindistan örneği, bütün Dünya için bir ders oldu. 1965’te milyonlarca insanı öldüren son kftlıktan sonra, Hindistan bir tarım planı (yeşil plan) hazırladı. Plan, bu felakete düşmüş ülkeye çileli tarihinde ilk kez tarımsal olarak kendine yeterli hale gelme şansı tanıyacaktı.Dikkatle seçilmiş Meksika buğday başakları ve Filipin pirinci Hindistan’ın büyük alüvyon ovalarını, bereketin yeşili ile kapladı. İndira Gandhi öğünerek, çok geçmeden Hindistan’ın buğday dışalımcısından çok dışsatımcısı olacağını söyledi. Ama bu düş kısa sürdü: bir yıl geçer geçmez, 15 milyon yeni aç boğaz, Hindistan’ı ilk durumuna geri getirdi. Kırlarda ve sokaklarda dolaşan 65 milyon kutsal sığırlarda büyük bir kaynak bulunmaktadır. Bu ineklerden her biri yarım litre süt verir (buna karşın, Batı Avrupa’da inek başına günde ortalama süt üretimi 10 litredir), fakat bunlar öyle köklü yasaklarca korunurlar ki, bunu psikolojik telkinlerle ya da açıkça görülen gereksinmenin değiştirmesi ümidi yoktur.

Dünyanın 1975’te yeteri kadar kötü olan durumu daha da kötüleşmiştir. Yakın gelecek için yapılan tahminlerde, felaketten başka bir şey görülmemektedir. Bu yıl 500 milyon insanın yetersiz beslenmeden etkilenmesi olasıdır. Bundan en çok etkilenecek ülkeler Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Güney Amerika ülkeleri ve Orta Afrika devletleri olacaklardır. Sadece Hindistan ve bir avuç Üçüncü Dünya ülkesi, ufukta görülmeye başlayan açlığın kıskacına yakalanacağı düşüncesi içindedir. 1977’de dünyanın yalnız 31 günlük tahıl stoku bulunduğunu, buna karşın 1965’te bunun 105 olduğunu belirtmek, bütün insanlığın karşı karşıya bulunduğu tehlike konusunda açık bir fikir vermeye yeterlidir. Dünya’daki besin maddelerinin şimdiki durumunun genel görünüşü hemen çizilebilir. 1976’da Kuzey Amerika dev bir hububat fazlası elde etti: 94 milyon ton (hemen hepsi dışarıya satıldı). Bunu Avustralya ve Yeni Zelanda 8 milyon tonla izliyordu. Çin üretim düşüşünün etkilerinden çok önemli üç etken sayesinde kurtulacaktır: doğum oranındaki düşüş, tarımsal üretimin akıllıca bölüşümü ve tarlalarda akıllıca işçi kullanımı. Fakat Dünya’nın kalan bölümü dikkate alındığında durum çok farklıdır.

Yirmi yıl önce Japonya en büyük pirinç ve balık tüketicilerinden biri olarak görülüyordu. Günümüzde Batı yöntemlerini benimsedikten sonra Sovyetler Birliği ile birlikte bir numaralı tahıl alıcısı haline geldi. Sovyetlerin ise kollektivist tarım sistemleri ile başları derttedir. Öte yandan aldıkları çok kötü ürünlerden sonra halklarının gereksinimlerini karşılayabilmek için Kuzey Amerika’dan çok miktarlarda buğday almak zorunda kalmışlardır. Latin Amerika’da ise işler bir felakete doğru gitmektedir. Örneğin Brezilya’da, hızla artan doğumlar, ekonomi politikasını ilk ve son kez etkisiz duruma getirmiştir. Meksika da benzer bir durumdadır. Burada seçilmiş ve çok ürün veren buğday ve mısır türleri uygulamada bir yığın boğaz tarafından silinip süpürülmüştür. Petrol dışsatımı yapan ülkelerin paha biçilmez dövizi, bu ülkelere dev oranlarda besin maddesi alma olanağını vermektedir. Böylece, onlar da hemen hemen hiç olmayan tarımsal etkinlikleri ile kuru ve çöl bölgelerinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Batı Avrupa’da birkaç yıl önce üretimde düşüş ve hektar başına üründe azalma oldu. Bugün bu düşüş, 1974’te tahıl ve diğer hububat üretimine oranla % 10’u buldu. Bütün bunlardan çıkarılacak bir sonuç vardır: dünyanın buğday, pirinç ve mısır üretimi 1 milyar 200 milyon ton civarındadır. Bunun, bugün yaşayan 4 milyar insana bölünmesi, kişi başına yıllık 3.3 kg. hububat verir. Bu miktar kişinin temel gereksinmesini ancak karşılar. Amerikalı tarım uzmanı M. Lester R. Brovvn’a göre, zengin ülkelerin tüketimiyle, yoksul ülkeler arasında çok fark olduğu dikkate alınarak (Asya’da kişi başına yıllık 180 kg., Kanada’da 750 kg.) ancak bir çözüm getirebilinir: doğum sayılarının çok sıkı kısıtlanması konusunda zengin ülkeler dikkate değer sınırlamalar koymalı ve insanlığın bir bölümüne gereksindiği yardım verilecekse, perhizler artırılmalıdır.

Besin araştırması alanında erişilen sonuçlar hala deney aşamasındadır. Yalnız deniz yosunları Japonya’da kitle halinde yetiştirilmekte ve tüketilmektedirler. Aslında bütün dünyadaki ekonomistler ve biyologlar, deniz yosunlarıyla açlık tehlikesinin önleneceğine inanmaktadırlar. Biyoproteinler bir başka ümit kaynağıdır. Bunlar şimdiye kadar hayvan yemlerine konan yapay maddelerdir. Bunların dünyanın her yanında git gide kıtlaşan doğal proteinlerin yerini alması beklenmektedir. Ayrıca biyoproteinler, insan bedeninin düzgün çalışabilmesi için gerekli hayati maddelerdir. Bedende de bulunurlar, ama gereksinimleri çok az karşılayabilirler. Bu nedenle, hergün kilo başına 2 gr. alınmaları gerekir. Şunu da belirtmek gerekir ki, en çok protein kapsayan besin maddeleri et, yumurta ve balıktır, yani dünyanın bazı gelişmemiş bölgelerinde hiç bilinmeyen besinler. Bir takım petrol ürünlerinde büyüyen mayalardan elde edilen biyoproteinlerse, bir kere tamamen temizlendikten sonra rahatlıkla doğal _ proteinlerin yerine geçebilirler. Biyoproteinler yüksek hızlarda Fransa’da İskoçya’da, Amerika’da üretilmektedir ve çok geçmeden Sardunya’da da üretilecektir. Bilim adamları bu ince tozu saflaştırmak ümidi ile araştırmalarını ilerletmektedirler. Bu üç aşamada olur: yıkama, santrüfüjleme, hidrokarbon artıklarını uzaklaştırma. Böylece dünya üzerinde her yıl açlıktan ölen 15-20 milyon insanın yaşamı ve gelişmemiş ülkelerde yaşamlarının ilk yılında çok az protein almaktan geri zekaya sahip 400.000 çocuk kurtarılabilir. Protein yetersizliğinden , ölmüş çocuklarda yapılan otopsilerde beyinlerinin normalden % 20 daha az hücre içerdikleri görülmüştür.

Yeni doğan çocuklar ve küçük çocuklara sadece yeterli yiyecek değil, içecek de gerekir. Böylece, dert çıkaran diğer sorun ortaya çıkar: su. Dünyanın su stokunun % 98’ini deniz ve okyanus suyu, % 2’sini de tatlı su oluşturur. Her ikisi 513.000km3 su yapar. Bu dev su yığınının 350.000 km3 ’ü yüzey suyu (göller, akarsular, bataklıklar ve buzullar), 150.000 km3 ’ü yeraltı suyu, 13.000’i buhar ve ancak % 2’si içilebilir durumdadır. Eğer 4 milyar insanın sürekli gereksinmeleri olmasa, bu yine de dev bir miktardır. Uygarlığımızın evrimi ve yaşadığımız hayatın değişimiyle, artık insanlar suyu yalnız susuzluk gidermek için değil, bir sürü yeni gereksinmeler için, de kullanmaya başlamışlardır; temizlik, endüstri, ev işleri ve beslenmede. Gerçekten de su tüketiminin 50-60 yıllık bir sürede artışı dikkate değer. 1915’te kişi başına günlük tüketim 60 litreydi, bugün dünyanın bazı bölgelerinde bu 900 litreye fırlamıştır. Buna ek olarak endüstriyel kullanım, eğer 1 ton çelik üretme için 10 ton, 1 ton şeker üretmek için 1000 ton, 1 varil petrolü gazyağına, dizel yakıtına, nefte, parafine ve makine yağına dönüştürmek için 3 ton, 1 litre bira üretmek için 25 litre su kullanıldığını düşünürseniz, astronomik sayılara çıkmıştır.

Bir insanın uygarlık derecesinin tükettiği su ile ölçülebileceği sık sık söylenir. 1953’ün sonlarında, Japonya’da Minimata körfezi kıyılarında yaşayan insanlar, esrarengiz bir biçimde zehirlendiler. Zehirlenme felçler, çırpınmalar, akıl bozuklukları ve birçok biçimlerde ölümler ortaya çıktı. Bilim adamlarının bu uğursuz belirtilerin körfezin öbür ucundaki endüstri tesislerinden denize dökülen metil civa tarafından ortaya çıkarıldığını bulmalarından yıllar önceydi. Körfezdeki balıklar, besinlerini pek fazla rahatsızlık duymadan sudan almışlar ve besin zinciri, insanlar bu balıkları yedikleri zaman trajik bir biçimde sonuçlanmıştı. Minimata hastalığı böylece tıp tarihine geçti ve sık sık orada veya burada dünya üzerinde ortaya çıktıkça (bazan İsveç’te, bazan Finlandiya’da, bazan da Hollanda’da) insanın suya gösterdiği ilgisizliği kanıtladı. Denizin biyolojik ölüm sancıları hiçbir zaman insanın kayıtsızlığını ve ilgisizliğini değiştiremedi. Bu, petrol tankerlerinin safra sularını veya tanklarını yıkadıkları suyu petrol artıklarını süzmeden dökmeleri biçiminde de oldu. Fransız ekolog (çevrebilimci) Jean Dorst’a göre bu iş, denizi 50 Torsey Canyon (1967’de batan ve 177.000 ton petrolü denize dökülen petrol tankeri) dolusu petrolün kirlettiği kadar kirletmektedir, ya da bu, her yıl denize akan milyonlarca ton biyolojik olarak parçalanamıyacak, başka deyimle suda yaşayan bakterilerin saldırılarından etkilenmiyen deterjanlarla da oldu. Şimdi ise denizin insanlık için sonsuz bir içme suyu kaynağını simgelediği söyleniyor. Dünyanın birçok bölgesinde çalışan birçok tuzdan-arındırma ünitesi, bunun en açık kanıtıdır. Florida’da Key West’teki dev kuruluşun günde 12 milyon litre içme suyu ürettiğini söylemek yeter. Geleceğe uzanıp 2000 yılında insanlığın susuzluğunu gidermek için 3.785 km3 su gerekeceğini ve bunun dünyadaki tatlı suyun 3’te biri olduğunu söylemek, belki bizi daha az şaşırtır.

Bütün bunların sonucunda dünyamızdaki yaşamın bizim anladığımız biçimde sürebilmesi için, dünyamız üzerinde bozulmakta olan doğal dengenin yeniden düzenlenmesinde biz insanlara önemli görevler düşmektedir. Ancak bunları yerine getirebilirsek, gelecek kuşaklara daha az sorunlu ve dengeli bir dünya bırakabiliriz. Bunun sağlanabilmesi için doğayı olduğu gibi korumak, çevre kirlenmesinin de olabildiğince önüne geçmek gereklidir. •Ülkemizden vereceğimiz örneklerle konumuza biraz daha açıklık kazandıralım. İstanbul ye yöresi bugün bile dünyanın en güzel yerlerinden biri olarak bilinmektedir. İstanbul Boğazı ve çevresi 10-20 yıl öncesine kadar, çeşitli balığın birlikte barındığı ve avlanıldığı yerlerden biriydi. Balıklar, türlerine göre çeşitli derecedeki tuzlu, tatlı ve karışık sularda yaşarlar. Bu çeşitli sular, akıntılı ya da durgun, derin ya da sığ, çamur, kum, çakıl, kaya ya da benzeri tabanlı da olabilirler. Yukarıda belirlediğimiz bütün bu özellikler, çok çeşitli türlerin, bir diğerinden farklı olan yaşam koşullarının gerektirdiği bütün olanakları sağlar. Bu nedenlerle de Boğaz, balık çeşidi açısından çok zengindir. Günümüzde ne oldu? En başta Haliç olmak üzere bütün Boğaz kirlendi. Bunu; gelişen endüstri, Boğaz’daki yoğun gemi trafiği, bunların sorumsuz yönetici ve kullanıcıları, kısaca biz insanlar kirlettik. Akdeniz-Karadeniz arasındaki göçmen balıklar artık Boğaz’a gelmiyorlar, az sayıda gelenleri de, üreme zamanlarını bile gözetmeden tüketiyoruz. Bütün dünyanın büyük bir açlık tehlikesi ile başbaşa olduğu günümüzde, artık çevre kirlenmesinin bu denli önemli sonuçlan karşısında, gereken önlemlerin alınmasının zamanı gelmiştir. Bunun bilincinde olanların sayısı da gün geçtikçe artmaktadır. Bu, olumlu bir gelişmedir. Bu amaca hizmet eden kuruluşlara yardımcı olmak, başlıca insanlık görevimiz olmalıdır.

Bölümün başında, bazı hayvan türlerinin kendi içgüdüleriyle doğal dengeyi nasıl sağladıklarına değinmiştik. Ancak bize ders veren bu olaylar, günümüz insanına göre değildir. Daha önceleri savaşlar, salgınlar vb. afetlerle insan nüfusu denetleniyordu. Ancak, bu da günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Bu nedenle, dünyamızın insan için gerekli kaynaklarının yeterli ölçüde kullanılabilmesi, nüfus artışının belli bir yerde dondurulmasıyla gerçekleşebilecektir. Ülkemizin nüfusu bugünkü hızıyla artarsa, 2000 yılına kadar 90 milyona ulaşacağını varsayarsak, bugün kalabalık ve yaşanmaz dediğimiz kentlerin durumu ne olacaktır?

Etiketler: ,

Yorum yazın