Felsefede Şüphecilik Akımı Nedir

Felsefede Şüphecilik Akımı Nedir

Şüphecilik, kuşkuculuk ya da skeptîsizm olarak da bilinir, felsefede, her tür bilgi savını şüpheyle karşılayan ve bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen tutum. Şüphecilik felsefe tarihi boyunca yerleşik kanıları ve inançları sarsmış, felsefe, bilim ve özellikle dinde birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır.

Hindistan’da daha Veda döneminin sonlarında (İÖ y. 1000 – y. 600) kaleme alınmış Upanishad metinlerinde şüpheci eğilimler ya da Eski Yunan’daki Elea Okulu’nda (İÖ 5. yy) gerçekliğin alışılmış deneyim yoluyla tanımlanabileceği konusunda şüpheci yaklaşımlar görülmekle birlikte, felsefe tarihinde ilk sistematik şüpheci görüşü Elisli Pyrrhon (İÖ y. 360-272) savundu. Yunan Şüpheciliğinin de kurucusu sayılan Pyrrhon’un temel yönelimi, zihinsel dinginliğe ulaşmak amacıyla, belirli herhangi bir bakış açısına bağlı kalmaktan kaçınmaktı. Bu eğilim, onun uzun süren etkisiyle İÖ 1. yüzyılda Pyrrhonculuk adıyla yaygınlaştı. Bu akımın hareket noktası, ortaya konabilecek bilgi savlarına sistematik biçimde karşı çıkıp her konuda epokhe (askıya almak) ilkesini kullanmaktı. Akımın sonraki temsilcilerinden Sekstos Empeirikos (ü.

3. yy başları) dogmatik felsefecilerin bilgi savlarına karşı çıkarak apaçık olanın ötesinde hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savundu. Amaç ataraksia (tinsel dinginlik) durumuna ulaşmaktı. Bu durumda kişi, bütün yargılarım askıya alarak, gerçekliği bilememenin verdiği sıkıntıdan kurtulup herhangi bir kesin inancı ya da kanısı olmaksızın, şeylerin görünüşlerine, kendi alışkanlıklarına, göreneklere ve doğal eğilimlerine göre yaşayabilirdi. Pyrrhoncular, Platon’un Akade-mia’sında İÖ 3. yüzyılda gelişen ve hiçbir şeyin kesin olarak bilinemeyeceğini, bilginin ancak akla yatkın ya da olasılık içeren ölçüleri olabileceğini savunan Akademia Şüpheciliğine karşı çıktılar.

Akademia Şüpheciliği ortaçağa değin etkisini sürdürdüyse de imanın anlamlı bilgi yolunu açtığını savunan Aziz Augustinus’un etkisiyle geriledi. Aynı dönemlerde İslam düşünürleri arasında ortaya çıkan us karşıtı bir Şüphecilik de dinsel doğruların iman yoluyla kavranabileceği yönündeki eğilimi güçlendirdi.

16. yüzyıldan sonra klasik dönem metinlerinin yeniden ortaya çıkarılması, doğa bilimlerinin gelişmesi, keşif yolculukları ve Katolikler ile Protestanlar arasındaki temelli farklılıkları açığa çıkaran Reform hareketi Batı’daki yerleşik dünya tasarımını kökünden değiştirerek çağdaş Şüpheciliğin temellerini attı.

Yeniçağın en ünlü şüpheci düşünürlerinden Michel de Montaigne 17. yüzyılda bilimlere ve bütün bilgi dallarına karşı çıkarak yalnızca Tann’mn açınladıklanna inanılmasını savundu. Onun bu görüşü, gerçeklik üzerindeki bilgi konusunda şüpheyi korumakla birlikte bilimleri yararlı sayan Pierre Gassendi tarafından eleştirildi. Descartes da Montaigne’e karşı çıktı ve yanlış olabilecek bütün inançlardan şüphelenme yoluyla, gerçekten şüphele-nilemez bir doğruya, “düşünüyorum, öyleyse varım” önermesine ulaşılabileceğini gösterdi. Descartes’a göre, bu bilgiden yola çıkarak Tann’mn ve dış dünyanın varlığı kanıtlanabilir, dış dünya da matematiksel ilkeler aracılığıyla bilinebilirdi. 17. yüzyıl sonlannda Pierre Bayie şüpheci savlar kullanarak, ussal etkinliğin yerine yalnızca vicdanın yolunun izlenmesini önerdi.

18. yüzyılda en kalıcı ve en etkili şüpheci görüşleri David Hume bir araya getirdi. Hume’a göre, çağdaş bilimin temelindeki tümevarım yönteminin öngördüğü, doğanın birörnekliği varsayımı temelsiz metafizik bir varsayımdı. Hume ayrıca nedensellik kavramının, benliğin özdeşliğinin ve dış dünyanın varlığının hiçbir temele dayanmadığını kanıtlamaya çalıştı. Immanuel Kant Hume’un görüşüne karşı, en yalın deneyimi bile edinmek ve betimleyebilmek için bazı evrensel ve zorunlu koşulların gerektiğini savundu.

19. yüzyılda Sören Kierkegaard dinsel Varoluşçuluğu geliştirirken usdışı bir Şüphecilikten yola çıktı; kesinliğin ancak herhangi bir gerekçeyle temellendirilemeyen bir “inanca sıçrama” ile bulunabileceğini savundu. Aynı yüzyılda Friedrich Wilhelm Nietzsche, birçok yaygın kanıyı yıkmak için şüpheci kanıtlamalar kullandı. 20. yüzyılda Albert Camus gibi bazı varoluşçu düşünürler, bilimsel dünya görüşünün ve Usçuluğun sonunda dünyanın anlaşılmazlığını ve saçmalığını ortaya koyduğunu, ama bireyin bu saçmalıkla mücadele etmesi gerektiğini öne sürdü. Mantıksal olgucu ve linguistik felsefeciler arasında da, özellikle geleneksel felsefenin savlarına karşı çıkanlar şüpheci yöntemler kullandılar.

Yorum yazın