Duyu Ötesi Algı

Duyu Ötesi Algı Nedir , Duyu Ötesi Algı Nasıl Gerçekleşir , Duyu Ötesi Algı Testi Nedir

insanların başına zaman zaman ilginç ve inanılmaz olaylar gelir, örneğin, yolda giderken o sırada aklımızdan geçirdiğimiz bir arkadaşımızla karşılaşıveririz. Evde otururken, bir iş yaparken, o sırada düşündüğümüz biri kapının zilini çalabilir ya da bizi telefonla arayabilir.
Bazen de gördüğümüz bir düş, bir süre sonra aynen gerçekleşebilir. Gelecekte olabilecek olaylarla ilgili içte bir sezginin doğması da buna benzer bir durumdur. Böyle durumlarda bazen yalnızca sezgi doğmakla kalmaz, o olay yaşanmış gibi duyumsanabilir.
önceden görülen düşler ve gelecekle ilgili sezgiler bir tür “geleceği görme” olarak nitelenebilir.
İşte bunlar ve benzeri ruhsal durumlar, “Duyu ötesi Algılama” başlığı altında incelenir. Dış dünyanın etkilerini, genellikle beş duyumuzla algılarız. Bunlar işitme, görme, koku alma, tat alma ve dokunma duyularıdır. Duyu ötesi algıda bu duyuların hiçbirinden yararlanılamaz; bu algılar normal duyuların dışında kalır. Buna “altıncı duyu” da denilebilir. Dr. joseph Banks Rhine’nin tanıttığı duyu ötesi algının; uzaduyum (telepati), görügücü (clairvoyance) yeteneği ve önbili (pre- cognition) gibi üç ana türü ya da biçimi vardır.
Akıldan geçeni okumaya ve düşünce aktarımına “uzaduyum” denir. Dr. Rhine’nin de tanımladığı gibi uzaduyum, başka bir kişinin düşüncelerini, duyu ötesi yoluyla algılamaktır. Sözgelimi, elimde bir deste oyun kâğıdı var ve ben karo onlusuna bakmaktayım. Baktığım kâğıdı göstermememe karşın, size sorunca bana, karo onlusuna baktığımı söylüyorsunuz, Kâğıdı görmemenize karşın bunu bilmeniz, olağandışı bir durumdur.
Olayın tek açıklaması, sizin benim zihnimdeki bilgiyi okumuş olmanızdır. Başka bir anlatımla, benim aklımdaki bilgi size aktarılmıştır. İşte buna “uzaduyum’ ya da “telepati” denir.
Bu deneyde ben, size iletiyi gönderdiğim için “gönderici”, siz de duyu ötesi yoluyla bu iletiyi aldığınız için “algılayıcı” sınızdır.
Görügücü, adından da anlaşıldığı gibi, mikroskopla ve öteki bilimsel aygıtlarla bile görülmeyen şeyleri algılama yeteneğidir. Bunu bir örnekle açıklayalım: Ben yine gönderici olayım, siz de algılayıcı. Yine oyun kâğıtlarını karıştırdığımı ve içinden bir kâğıt seçtiğimi düşünelim. Kâğıdı, ikimiz de bakmadan yere kapalı olarak koyduğumu ve sizin de bana kâğıdın ne olduğunu söyleyebildiğinizi varsayalım. İşte bu, görülmeyeni görme yeteneği, yani görügücü’dür. Bu durumda uzaduyum ile benim düşüncelerimi okuyorsunuz. Böylece görügücü yeteneğiyle, hiçbir canlının (verdiğimiz örnekte benim) bilmediği bilgiyi algılamış oluyorsunuz.
Duyu ötesi algının üçüncü türü olan “önbili”, ileride gerçekleşecek olan olayları önceden bilme yeteneğidir. Bunu, yine oyun kâğıtlarıyla örneklemeyi sürdürürsek, sizin bana üstten beşinci kâğıdın hangisi olacağını (örneğin karo onlusu) söyleyebilmenizde. Kâğıtlar “gönderici” tarafından iyice karıştırılır. Daha sonra eğer üstten beşinci kâğıt gerçekten karo onlusu ise, işte bu önbilidir. Önbili, kehanet sözcüğünün yerine kullanılmaktadır.
Duyu ötesi algının bu üç şekli uygulamada, ileride de göreceğimiz gibi, birbirleriyle iç içedir.


DUYU ÖTESİ ALGI, GERÇEK Mİ?

Gerçekten altıncı bir duyu var mıdır? Bilim adamları bu konuda işin başından bu yana ikiye ayrılmışlardır. Çok küçük bir azınlık bunun varlığına kesinlikle inanırken, büyük bir çoğunluk da duyu ötesi bir algının var olabileceği kanısındadır.
Bilim adamlarının duyu ötesi algı konusundaki düşünceleri basit birer saplantı değildir. Hem anlaşılamayan, hem de şaşırtıcı olan bir konuya kuşkulu bir yaklaşımda bulunmak çok doğaldır. Günümüzde, duyu ötesi algı üzerinde çok büyük araştırmalar yapılmaktadır. Kimi bilim adamları bu konudaki araştırmaları ve konunun kendisini küçümsemektedirler. Sıradan kişiler ise, ilgi ve kuşku ile doludurlar. Neden? Çünkü duyu ötesi algı, büyü ve doğaüstülükten doğmuştur.
İnsanlar yüzyıllardır, bugün bizim de yaptığımız gibi, doğanın güçlerini anlamaya çalışmışlardır. Bu nedenle, bilinmeyeni bilmek için önce tanrıların onlardan ne beklediklerini anlamaları, sonra da geleceklerinin nasıl olacağını kestirmeleri gerekmiştir.
Bu gereksinmeleri karşılamak için her ağaca,
dağa, dereye ve hayvana birer ruh vererek büyü yapma yoluna gitmişlerdir. Yağmur istediklerinde yağmur dansı yapmışlar ya da yağmur duasına çıkmışlardır. Et istediklerinde hayvan postlarına bürünmüşler, avlamak istedikleri hayvanların resimlerini mağaralarına çizmişlerdir. Ancak bu güçlerin nasıl kullanılacağını herkes bitmemiştir. Her toplulukta, böyle doğa güçlerini üzerinde toplayan birkaç kişi olmuştur. Bunlar büyücülerdir.
Böylece binlerce yıl, duyu ötesi algıyı kanıtlama gereği duyulmamıştır. Çünkü,varlığından kuşku duyan kimse çıkmamıştır. Onlar için duyu ötesi algının olağandışı bir durumu yoktur. Hemen her ülkede ve her dönemde başkalarının düşüncelerini okuduğu sanılan kişiler her zaman olagelmiştir. Çok uzak ülkelerde olan ya da olacak olayları bilenlere de her zaman ve her yerde rastlanmıştır. Bunlar geleceği bildirirken, ölmüş kişilerden haber verirken, hastaları iyileştirirken ve doğaüstü denebilecek öteki eylemleri yerine getirirken kendilerinden geçerek dalınç durumuna girmişlerdir.

KUŞKU ÇAĞI
1700’lerde bilimin gelişimiyle insanlar doğayı denetlemede yeni yöntemler geliştirmişlerdir. Büyü giderek önemini yitirmiş, ancak yine de birçok kişi büyünün gücüne inanmayı sürdürmüştür, örneğin, binlerce kişi hastalıklarını büyüyle iyileştireceğini umduğu kişilere gitmekten geri durmamıştır. Bu kişilere özgü büyü gücüne bugün ipnotizma (insanları kendinden geçirerek dalınç durumuna getirme yeteneği) diyoruz.
Eski büyüler çoğunlukla hem gerçekdışı, hem de etkiden yoksundurlar. Bunlar hiç işe yaramayan söylencelerden ve boş inançlardan oluşmuştur. 1800’lere gelindiğinde, “İnsan usu konusunda bildiklerimizin acaba ne kadarı gerçek?” sorusunu soran bilim adamlarının sayısı giderek artmıştır. Eski inançlarda ne denli gerçek payı bulunduğuna değin araştırma yapma gereksinimini duymaya başlamışlardır. 1882 yılında “Büyü” olayını bilimsel olarak araştırmak amacıyla, bazı kişileri bir araya getiren “Ruhsal Araştırma Merkezi” adıyla bir örgüt kurulmuştur.


RUHSAL ARAŞTIRMALAR DERNEĞİ

Duyu ötesi algıyı inceleyen kişilere, “Ruhsal olaylar araştırmacısı” denir. 1882 yılında İngiltere’nin Cambridge kentinde Ruhsal Araştırmalar Derneği’ni kuranların arasındaki en ünlü kişiler Henry ve Eleanor Sidgwick, Edmund Gurney ve Frederic Myers’tir. Myers, örgütün deney ve görüşlerini “İnsan Kişiliği ve Kişiliğin Ölümden Sonra da Yaşaması” adlı yapıtta toplamıştır. Gurney ve ötekilerce yazılan “Canlıların Düşsel Görüntüleri” adlı kitapta binlerce görüntü olayına değinilmiştir. Ölü bir kişinin görüntüsüne “Hayalet” denilmektedir. Gurney, yaşamakta olan kişilerin de görüntüleri olduğunu ileri sürmüştür.
Bilim adamlarının kimileri, duyu ötesi algıların varlığına inandıklarını söylerken, kimileri de beş duyunun dışında algının var olamayacağını bildirmişlerdir.
1884 yılında, ABD’nin en büyük ruhbilimcisi ve filozofu William James, Amerikan Ruhsal Araştırma Derneği’nin kurulmasına önayak olmuştur. Bu bir bakıma, İngiltere’deki kuruluşun Amerika’daki uzantısıdır. Bu iki kuruluş, duyu ötesi algı ile ilgili binlerce olayı incelemiştir. Bunlar çoğunlukla “Kendiliğinden olan olaylardır” ve laboratuvar deneyleriyle yinelenmemişlerdir. Hiçbir olayın inandırıcı açıklaması yapılmadığından, söylenenler insanların aklını karıştırmak ve onları şaşkına çevirmekten başka bir işe yaramamıştır.
İnsanların günlük yaşamlarında, duyu organlarından kaynaklanmayan algıların varlığını deneylerle kesin olarak kanıtlamak, bilimsel düşünceye aykırı düşer. Ayrıca .bu duyum üstü olayların varlığını
ileri sürmek, birçok yanlış yorumlara ve boş inançların yerleşmesine neden olabilir. Üstelik birtakım rastlantıların duyu ötesi algılama biçiminde yorumlanma olasılığı da her zaman görülen bir gerçektir.

PARAPSİKOLOJİ
ABD’deki Duke Üniversitesi öğretim üyelerinden J.B. Rhine, 1930’larda parapsikoloji laboratuva- rında duyu ötesi algılama deneyleri için yeni bir yöntem geliştirmiştir. Rhine, ruhsal araştırmaları matematiksel bir temele oturtmak istemiştir.
Dr. Rhine bu deneylerde, üzerinde basit birer resim olan beş kart kullanmıştır. Herkesin doğru kartı bulması için beşte bir şansı vardır. Yani sonuç, beş kezde bir doğru kestirilebilirdi. Doğru kartı beş kez de üç ya da dört kez bulan kişi için şansın da ötesinde bir şeylerin varlığını düşünmek, hiç de yanlış olmayacaktır. Bu deneyde doğal olarak, beşte bir şans vardır. Beşte bir, yüz kestirmede yirmi kez doğru kartı bulmak ya da yüzde 20 oranına eşit demektir. Yüzde 20’nin üzerine çıkılması, olağanın üzerinde sayılabilir.
Deney yapanlar bu oranın üzerine yüzde 2 ya da 3 de kendileri koyarlar ve böylece kestirebilirle oranını artırabilirler. 100 kestirmeden 24’ü doğru çıkarsa, bu gerçekten önemli sayılır. Kuşkusuz 10.000 deneyden yüzde 24’ü doğru ise bu, 100 deneyde 24 doğrudan çok daha inandırıcı olur.
Dr. Rhine pek çok değişik “algılayıcı” kişi ile binlerce deney yapmış; bunların arasında ancak birkaç kişi yüzde 30’un üzerinde doğru kestirmede bulunabilmiştir.
1960’lara değin, ruhsal araştırmalarda Dr. Rhirte’nin yöntemleri uygulanmıştır. Ruhsal olaylar araştırmacıları, duyu ötesi algının ve öteki tuhaf olayların varlığına kendilerini inandırdıktan sonra, bu kez deneylerde yeni sorular sormaya başlamışlardır. Bunları yanıtlamak için de yeni yöntemler geliştirmek gerektiğini anlamışlardır. Çünkü deneylere katılan kişilerin o günkü ruhsal durumlarının ve günlük yaşamlarındaki sıkıntıların yanlış kestirmelere yol açtığını görmüşlerdir. Ayrıca doğru kestirmeler üzerindeki yaşın, cinsiyetin ya da ilaçların etkisini saptamak için biyolojik incelemelere başvurmuşlardır. Bu amaçla, duyu ötesi algılamada hayvanlar da kullanılarak deneyler yapılmıştır. Böylece 1951 yılında New York’ta “Parapsikoloji Kurumu” doğmuştur.

Parapsikoloji Kurumu
Parapsikoloji Kurumu, kendisi de bir medyum olan Eileen Garrett tarafından kurulmuştur. Ku-rum, 1950’lerde deneylerini, daha çok ilaçların duyu ötesi algılama yeteneğini etkilemesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. O dönemin bilinen hemen her ilacı denenmiştir. Deneyler sonunda ilaçlardan çoğunun , duyu ötesi yetilerini etkilediği sonucuna varılmıştır.
Kurum, dünyanın öteki ülkelerinde bu konuda yapılan araştırmaları da parasal açıdan destekliyordu. Böylece bilim adamları duyu ötesi algı ile daha çok ilgilenir oldular. Fizikçiler, ruhbilimciler, biyologlar tümü bu konuya bilgileri ve becerileriyle katkıda bulunmaya başladılar.
Duyu ötesi algıyı, inceleyen araştırmalar zamanla, bilimin sınırları içine girmeye başlamıştır. Konu artık yalnızca büyü ve söylence dünyasının bir parçası değildir. Hem boş inançlara, hem de kuşkuculuğa karşı verilen uzun savaş sona ermiştir. Bundan on yıl kadar pnce de ABD’- de, duyu ötesi algılama araştırmaları bir bilim dalı olarak onaylanmıştır.
Bilim adamları yıllarca bir kanıt için neden beklemişlerdir? Çünkü kimi bilim adamları, duyu ötesj algılama araştırmalarının büyü ve din dünyalarının kapsamına girdiği kanısındaydılar. Bilim adamlarının çoğu da duyu ötesi algılama araştırmalarının bilimsel yöntem kurallarına uymadığı görüşünü paylaşmışlardır. Bilimsel kurallar, ileri sürülen savların ölçümlenmesine dayanır. Gereğinde deneyinizi başarıyla yineleyebilmelisi- niz. Dahası, sizin vardığınız sonuçlara başkaları da varabilmelidir.
Duyu ötesi algılama çalışmaları, bu nedenle bilim adamlarının karşısına büyük sorunlar çıkarmıştır. Örneğin yerçekimini ölçümleyebilirsiniz; ancak bir düşünceyi nasıl özümleyeceksiniz? Bir kimsenin geleceği görme (görügücü) yetisini nasıl ölçümlersiniz? Bu anlaşılması, usa yatkınlığı karmaşık bir işlemdir. Olağanüstü duyum gücü olan bir medyumla yaptığınız kendi deneylerinizi yineleyebilirsiniz. Ancak başka biri bu deneyi yapabilir mi? Kuşkusuz deneyinizi bir başka kişi aynen yapabilir.
Oysa yetenekli bir kişi (bir medyum) olmaksızın, aynı sonuçlara varılabilecek midir?
Duyu ötesi algı yeteneği olan kimselere sık rastlanmaz. Ancak rastlandığında da Dr. Rhine’- nin yöntemi ile olayı ölçümlemek günümüzde artık olanaklı bir duruma gelmiştir. Dr. Rhine’- nin bu kitapta yer alan deneylerini yaparken, siz de bilimsel bir yöntemi kendinizde uygulamış olacaksınız.

SON GELİŞMELER
Ruhsal olaylarla ilgili araştırmalara yeni yaklaşımların çoğu ABD’de gerçekleştirilmektedir. örneğin, New York Sağlık Merkezi Düşler Bölümü’nden Dr. Montague Ullman, düş görürken gözlerimizin uyanık olduğumuz zamandaki gibi
devinim durumunda bulunduğunu deneylerle kanıtlamıştır. Bu deneylerde, denek (üzerinde deney yapılan kişi) uyurken, Dr. Llllman da düşüncelerini bir resmin üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Hızlı göz devinimleri başladığında denek uyandırılmakta ve düşünde ne gördüğü sorulmaktadır. Yapılan deneylerin çoğunda deneğin; Dr.Ullman’ın düşüncelerini yoğunlaştırdığı resmi, ayrıntılarıyla anlattığı saptanmıştır.
Araştırmacılar, gevşeme (kendini gevşek bırakma) yeteneğinin duyu ötesi algı yetisi ile yakından ilişkili olduğunu belirlemişlerdir. Gevşeme konusunda daha da bilgi edinmek için yogilerin beyin dalgalarını bile incelemişlerdir. Yogi; duyu, düşünce, soluk alma, yürek işleyişi gibi fizik ve psişik bütün yetileriyle ilgisini keserek, kendisini dünyalık işlerden kurtarmayı başaran kişiye denir.
Yapılan araştırmalar yorgunluğun, tıpkı zor çarpma problemlerini yapma yeteneğini azalttığı gibi, duyu ötesi algı becerisini de azalttığını göstermiştir. Bu nedenle yorgun ya da uykulu durumlarda deneye girişmemek en iyisidir.

Yorum yazın