Dövüş Sanatları Tarihi

Dövüş Sanatları Tarihi

Savaş sporları, özellikle kişinin kendini koruması için geliştirilmiş dövüşme biçimleridir. Ayrıca heyecan verici oldukları kadar, insana sağlık, güç ve açık oynama duygusu kazandıran yarışma sporudurlar da.
Savaş sporlarının ereği, kişiye ussal, fiziksel ve ruhsal güç vermektir. Gerçekten de bu spor tam anlamıyla öğrenildiğinde, insanda fiziksel açıdan çok güç olan durumlardan bile kolayca sıyrılma yeteneği oluşur.
Dövüş sanatları, ilk olarak Asya kıtasının Uzakdoğu diye bilinen kesiminde eskiden beri yerleşen insanlar tarafından geliştirilmiştir. Bu insanlar kısa boylu, ince, yani ufak tefek yapılı kişilerdi. Çevrelerinde bulunan düşman oymak ve ulusların sürekli olarak saldırılarına uğruyorlardı Yaşamaları kendi kendilerini koruyabilmelerine
bağlıydı. Doğru seçilen silahların en korkunç saldırgana karşı bile nasıl etkili olabildiğinin bilincine varan doğuluların, silahları en iyi biçimde değerlendirmedeki payları büyüktür.
Giderek her silahın en etkili biçimde kullanıldığı dövüş yöntemleri oluşturuldu. Her silah için gerekli olan temel dövüş teknikleri ise ancak çok sayıda DÖVÜŞME – ÇALIŞMALARI yapmakla öğrenebilirdi. Yine de, bu konuda uzmanlaşmak uzun zaman gerektirdi. Kavgada başarı bundan böyle artık güçlünün değildi. Kim daha iyi eğitilmiş, kim daha çok becerili ise, büyük bir olasılıkla, utku onundu. Savaşta, üstün sayıda ve güçte olanı yenmek becerisine, giderek bir sanat gözüyle bakılmaya başlandı. Cenk uzmanları savaş sporlarının büyük ustaları ya da hocaları oldular.

BÜYÜK USTALAR
Yenilmez olduklarına inanılan bu ustalar, yaşamlarını Buda dininin (Budizm) belirli inançları doğrultusunda sürdürmüşlerdi. Zen Budizm’in anlayışına göre yaşam kutsaldı ve kaba güç yalnızca yaşamı korumak içindi. Büyük hocalar da bu düşünce gereğince ancak başka bir çıkış yolu kalmadığında, yalnızca kendilerini korumak için fiziksel güçlerinden yararlandılar.
Bu öldürücü dövüşme yöntemlerinin başkalarınca öğrenilerek kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla, büyük ustalar çok gizli bir yaşam sürmeyi yeğlediler. Savaş biçimleri yüzyıllarca çok değerli bir giz olarak kaldı. Savaş sporlarının gizini paylaşma mutluluğuna oldukça az kişi erebiliyordu. Bunlar ise, Zen’e inananlar arasından kişilikleri ve bağlılıkları ile ilgiyi üzerlerine çekenlerden seçiliyordu. Her öğrenci dövüşme becerisini yalnızca kendini korumada kullanmak için uyarılıyordu. Ancak sonraları, kimi ustalar topraklarını ya da soydaşlarının topraklarını korumak için, ya da derebeylerine yardım etmek için özel eğitimlerinden yararlanma yoluna gidecekler, savaş tarihinin en canlı kişiliklerini bu adamlar oluşturacaklardı. Üstelik tarihte görülen askerlerin tümünden hem daha çok sevilecekler, hem de daha çok korkulacaklardı. Dünyada ünlerini duymayan kalmayacak, bunlara samuray dendiğini herkes öğrenecekti.

SAMURAY SAVAŞÇISI
Samuray yaşamında önemli olan iki unsur, doğruluk ve iyi iş yapma tutkusuydu. Samuray için doğruluk, yaşam biçimi; iyi iş yapma ise yaşam ereği idi. Samurayın eylemleri ölçüsüz yürekliliğiyle belirlenirdi. Samuraya dost ve düşmanlan arasında saygınlık kazandıran da, işte bu yüreklilik ve doğruluk bileşimi idi. Haklı olduğuna inandığında üstesinden gelemiyeceği bir iş yoktu. Kavgada öldüresiye dövüşürdü. Kavgayı kesinlikle yarıda bırakmaz, asla pes etmezdi. Çünkü bunlar onun için zayıflık belirtileri sayılırdı. Dahası, samuray kendisine güvenenleri hiç bir zaman utandırmazdı. Dövüşte kendisiyle boy ölçüşebilecek biri olamazdı. Kullanılan silah, ister mızrak olsun, ister zincir, isterse kılıç bu böyleydi.
Ancak samuray en çok kılıcıyla ün salmıştı. Zaman zaman da tek varlığı kılıç olmuştu. Kılıç kullanmakta eli bir sihirbazınki kadar çabuk, bir cerrahınki kadar usta idi. Ağır çelikten yapılan samuray kılıcı sahibinin ellerinde ne kırılır, ne de kolay kolay yenilirdi. Bu durum samuray kılıcının bir soyluluk simgesine dönüşmesine yol açmıştı. Günümüzde samuray kılıçları çok aranmaktadır, ancak bunları müzelerin dışında görmek hemen hemen olanaksızdır. Bugün bile Japonya’daki samuray kılıcını görenin aklına hemen ülkenin bir zamanlar yaşadığı o görkemli dönem “samuray günleri” gelmektedir.

BUŞiDO
Samuray savaşçısının böylesine yücelmesinde belki de en büyük pay-buşido’nundur. Buşido, samurayın, daha sonraları da Japonya halkının yaşamını anlamlı kılan yönetim İlkeleri idi. Sözlük anlamı “silahşörlük yollan” olan buşido terimi sonradan Japonya’nın derebeylik dönemine özgü pek çok geleneksel inanç ve göreneklerini akla getirir olmuştur. Bu nedenle buşido ile anlatılmak istenen şey çoğu kez “Eski Japon Ru- hu”dur.
Buşido, eskiden olduğu kadar bugün de, savaş sporları üzerindeki büyük etkisini korumaktadır. Savaş sporları okulunda geleneksel görenekler, bugün de gözlenmektedirler. Sözgelimi, eğitimin yapıldığı salona, yüzyıllardır olduğu gibi, bugün de dojo denmektedir. Dövüşme sanatları okulu öğrencilerinin bugün giydikleri tek – biçim – giysi bir çok yönden özgün samuray savaşçısının giydi- ği-kimono’yu andırmaktadır.
Eğitim alanına girmeden önce ayakkabıların çıkarılış biçimi yüzyıllardan beri süregelen bir diğer görenektir. Bu görenek, büyük ustaların savaş yöntemlerini öğrencilerine tapınakları içinde öğrettikleri yıllarda doğmuştu. O yıllarda dua ederken, dahası, yemek yerken bile ayakkabı ya da terlik giymek yasaklanmıştı. Savaşma yöntemleri sporuna özgü bir diğer güzel davranış da eğilerek selamlamadır, önceleri kadınlar ve erkekler, derin bir saygı belirtisi olarak, yalnızca yaşlıları ve seçkin kişileri böyle eğilerek selamlarlardı. Bugün ise öğrenciler, dojo’da, senseiyi (öğretmeni) e dövüşme çalışmalarında ya da yarışmalarda dövüşme başlamadan önce ve dövüşmeyi bitirdikten sonra birbirlerini eğilerek selamlamaktadırlar.


GİZ AÇIKLANIYOR

Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında ateşli silahların yaygın biçimde kullanımı savaşma yöntemlerinde büyük bir devrime yol açtı. Askeri açıdan ateşli silahların eski silahlara kıyasla daha etkili oldukları görülmeye başlandı. Adam – adama dövüşte eşi olmayan yürekli samuray savaşçısı bile, bu yeni ve güçlü silahlara sahip adamlara karşı koyamıyordu. Savaş yöntemi karşı karşıya gelen orduların adamları arasında yapılan bir yarışma olmaktan hızla çıkıyor, bir makinalar savaşına dönüşüyordu. Kılıç geçmiş çağın bir silahı olup çıkmıştı. 1878 yılında Japonya’nın başında bulunan Meici hükümeti bir buyrukla kılıç takmayı ve kullanmayı kesinlikle yasakladığım açıkladı. Bunun üzerine savaş sporlarına duyulan ilgi giderek azaldı. Ancak dövüşme yöntemlerinin gizi, ustalarca özenle seçilen birkaç kişinin kafasında ve yüreğinde canlılığından hiç bir şey yitirmeden tazeliğini korumaktaydı.
1878’deki Meici yasaklamalarının üzerinden birkaç yıl geçince kendini dövüşme sporuna adamış bir grup kendini – koruma öğretmeni yeni hükümete başvurdu ve kendilerine dövüşme becerilerini halka sergileme izninin verilmesini istedi. Gösteriler eski silahlarla ya da silahsız dövüşler biçiminde sahnelendi ve çok tutuldu. Savaşma yöntemlerine karşı duyulan ilgi yeniden büyüdü. Halkın baskısı karşısında da yeni hükümet, bu uzman öğretmenlerin savaş sporları eğitimi yapan okullar açmalarına izin verdi. Açılan dojolar toplumun her kesimine, hem kadınlara, hem de erkeklere açıktı. Savaşma yöntemlerinin gizleri bundan böyle yalnızca seçilmiş birkaç kişinin tekelinde olmayacaktı.

DÜNYANIN İLGİSİNİ ÇEKİYOR

Savaş sporlarının değerini dünya, ilk kez ikinci Dünya Savaşı sırasında anladı. İkinci Dünya Savaşında, ABD, Japonya ile savaşıyordu. Bu iki ülke arasındaki dövüşün büyük bir bölümü Japon kıyılarının açıklarındaki ormanlık adalarda geçti. Japon askerleri doğunun eski savaş araçlarının ne denli etkili olduğunu Amerikan ordusuna işte burada gösterdiler. Ufak tefek Japon askerleri, uzun boylu ve güçlü Amerikan askerleriyle adam- adama dövüştüklerinde onları yenmeyi başarıyorlardı. Kendilerinin yürekli oluşlarıyla övünen deniz kuvvetleri bile, bu Uzakdoğulu küçük askerlerin dövüşme yeteneklerine hayran olmuşlar, onlara saygı duymaya başlamışlardı. Çok geçmeden de çeşitli yayın organları aracılığı ile bu ilginç dövüşme biçimlerini duymayan, bunların “en üstün” savunma yöntemleri olduğu kanısını paylaşmayan kalmadı. Birçok ülke Uzakdoğu’nun silâhsız dövüşlerde uyguladığı dövüşme yöntemini alarak kendi askerlerinin eğitilmesinde yararlandılar. Bu savaş birliklerini, hemen hemen herkes bilir; bunlara “komandolar”, “vurucu güçler” daha sonraları da “yeşil bereliler” adları verilmiştir.
Eski dövüş biçimleri, en üstün korunma yöntemleri olarak benimsenmesinin yanısıra, oldukça ilginç yarışma sporları olarak da hemen yaygınlaştı. Dünyanın hemen hemen tüm büyük kentlerinde bugün, turnuvaları düzenlenen savaş sporları, 1964 yılında da Olimpiyat Oyunları kapsamına alınmıştır. Sanırız bir spora verilebilecek en büyük armağan budur. Bugün Yaz Olimpiyatlarının atletizm programı içinde judo (ya da cudo) sürekli olarak yer almaktadır. Dünyanın her yerinde, milyonlarca insan, savaş sporlarını öğrenmeye çalışmaktadır. Bu insanlar arasında, iş adamları, memurlar, işçiler, öğrenciler, küçük çocuklar bile vardır.

Yorum yazın