Dillerin Doğuşu ve Oluşumu

Dillerin Doğuşu ve Oluşumu

Çeşitli topluluklara özrü tamtam sesi, duman işaretleri ve parmak hareketleri gibi, farklı bilgi iletme yöntemlerine, kabaca dil adı verilebilir. Ama bütün dil biçimleri içinde en esnek ve en geniş anlatım olanağına sahip olanı insan dilidir.

Dilin Kökeni

Dil ve düşünce o kadar içice girmiştir ki başlangıçta insanların birbirleriyle konuşmayı öğrenmek, çevrelerindeki bir sürü adsız nesneyi, eylemi, duyguyu birbirlerine anlatabilmek için birtakım sesli simgeler yaratmak zorunda kaldıkları bazen unutulur. Nesneleri adlandırmanın daha ilkel biçimleri olan jestlerden yüz ve beden hareketlerinden, hayvanların ve kuşların çıkardıkları çeşitli seslerden kaynaklandığı varsayılır . Maymunlardan yunus balıklarına kadar çeşitli hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, aynı biyoloji ailesinin üyelerinin işaretler ve çıkardıkları seslerle bir bildirişim sistemi meydana getirdiklerini göstermiştir. Öte yandan bazı hayvanlar insan seslerini taklit etme ve bazı seslere karşılık verme yeteneğine sahiptir . İnsan diliyle hayvanlararası bildirişim arasındaki en önemli ayrılık, insanların özellikle zaman ve mekan açısından birbirinden uzak, karmaşık düşünceleri kolaylıkla aktarabilme yeteneğidir.
Dil ve düşüncenin birlikte evrildiği ve birinin ötekini etkileyerek hızlandırdığı kesindir. İnsanın bilgisini sürekli kılma ve artırma yeteneği ona kültürünü geliştirme ve hayvanlara giderek daha çok egemen olma olanağını verdi. Dilin tanrısal bir armağan olduğu düşüncesi, birçok mitolojide yer alır.

İnsanın insansı maymundan (hominid) daha çeşitli sesler  çıkarabilmesinde, farklı yapıdaki ses organlarının rolü olmasına karşın, dil konusundaki üstünlüğü temelde akli bir üstünlüktür. Her normal çocuk, çevresindeki insanlara bakıp onları dinleyerek bir dil öğrenme yetisine doğuştan sahiptir. Birkaç cümle dışında hiçbir sözün hep aynı biçimde söylenmediği düşünülürse, bu dikkate değer durumun insanda sözcüklerin anlamını öğrenmenin dışında, cümle yapısının kavranmasını sağlayacak bir yeteneğin var olduğunu kabul etmek gerekir.
Dillerin bir kaynaktan mı, yoksa dünyanın değişik yönlerinde birbirlerinden bağımsız olarak mı evrim gösterdiğini saptamak olanak dışıdır. İnsanlık tarihinin uzunluğu, bir dile sahip olduğu düşünülen ilk kültürlerin kalıcı olmaması ve daha sonraki dillerin ticaret ve istilalar yoluyla birbirlerine karışması, bu konuda yapılan araştırmaları zorlaştırmaktadır.

Öte yandan, dilbilim çalışmaları, Hint-Avrupa dil ailesinin günümüzde dünya nüfusunun yarısı tarafından konuşulan dillerin ana kaynağı olduğunu göstermektedir. Batı Avrupa’da yalnızca Bask dili bu aileden kaynaklanmaz. Ayrıca, aynı kökenden gelme bitki ve hayvan adlarından oluşan küçük bir sözcükler topluluğu (6) üzerinde yapılan araştırmalar, bu kaynak-dilin coğrafi sınırlarını Kuzey Avrupa’da küçük bir alana indirgemiş ve bu dilin M.Ö. 2000 yıllarında iki tekerlekli arabalar kullanan yağmacı savaşçılar aracılığıyla yayılmaya başladığını göstermiştir.

 

Kısıtlamalar ve Kaynaklar

Her dil, onu kullananların dünya görüşünü belirli bir biçimde etkiler. Dilin sınırları XX. yüzyıl yazar ve düşünürlerini çok meşgul etmiştir. Öte yandan, görüntü sinema ve televizyon dili tamamlayıcı kültür araçları olmuştur. Bununla birlikte, konuşulan dil insanın gelişmesi üzerindeki temel etkendir. İnsanlar yalnızca dil aracılığıyla karmaşık toplumsal, ekonomik ve kültürel sistemlerin çalışmasını engellemeyecek biçimde düşüncelerindeki anlam farklılıklarını koruyarak bildirişim kurabilirler.

Sözcükler, konuşma kaynaklarından yalnızca bir tanesidir. Sözcük seçiminde, cümle yapısında, seslendirme biçimi ve vurgulardaki farklılıklar binlerce ayrıntıyı dile getirir. Yüz ifadeleri ve jestlerle desteklendiğinde, dilin anlatım gücü artar. Rus asıllı aktör-yönetici Konstantin Stanislavskiy (1865-1933) öğrencilerinden «bu gece» sözcüğünü sorudan, şaşkınlıktan, kuşkudan, korkuya, rahatlamaya ve heyecana kadar 50 farklı biçimde söylemelerini isterdi.

Konuşurken ağzımızdan tek tek sözcükler değil, cümle parçacıkları çıkar. «Nefes grupları» adını verebileceğimiz bu sözcükler dizisinin uzunluğu, ciğer kapasitesine bağlıdır. Dinleyici üç şeyi anlar: sözcük sırası; seçimi ve vurgulamayla belirtilen mantıksal değer, tonlama; ve sözcüklerle belirtilenin ötesinde bir anlam.
Anlamın en derin düzeyde incelenmesi, dil araştırmalarının en güç yanını oluşturur. Bunun nedeni yalnızca insan düşünce ve deneylerindeki farklılıklar değil, aynı zamanda yaşayan bir dildeki sözcük anlamlarının, o dilin ses ve dilbilgisi yapısına kıyasla daha hızlı değişmesindendir.

Dilin Çözümlenmesi

Dilbilgisi bir dilin yapısını betimler. İki ana konusu vardır: sesler ve seslerin anlamlı birleşimi. Sesler «fonetik» in inceleme alanına girer. Morfoloji ise anlamlı terimlerin betimlenmesiyle uğraşır. En küçük anlamlı birime morfem yada monem denir. Sözgelimi, «erkek» temel morfeminden «erkekçe» sözcüsü türetilir. Sözcüklerin geçişine, gelişmesine ve kökenine ilişkin araştırmalar kökenbilim (etimoloji) dalının araştırma alanına girer. Sözcüklerin düzenlenmesi sözdizimi (sentaks); dilin anlamını araştırma ise anlambilim (semantik) adlarını alırlar.

Etiketler: , , , ,

Yorum yazın