Budizmin Doğuşu

Budizmin Doğuşu Hakkında Bilgiler

Bundan iki bin beş yüz yıl kadar önce, Hindistan’da, yaşamından hoşnut olmayan bir adam vardı. Bu adam yirmi dokuz yaşına gelince Hindu dinini kabul etmiş, ama aradığı ruh dinginliğini onda da bulamamıştı. Altı yıl arayışın sonunda bir gün, kutsal incir ağacının dibinde düşünürken birden zihni ve tüm benliği aydınlandı; insanı mutsuz eden şeylerin gerçeğine varmıştı. Yaşamın tutkular ve saplantılı isteklerle nasıl yıkımlara uğradığını, insanı mutsuz ettiğini ve bunlardan sıyrılmadan kurtuluş yolu olamayacağını apaydınlık bir biçimde o anda görmüştü. Bu yeryüzündeki yaşamın gerçek olmadığını, tutkulardan, bilgisizlikten ve kötülüklerden kurtulmadan insanın mutlu olamayacağını ve bunun için de yeni bir kurtuluş yolu bulmak gerektiğini anlamıştı. İşte, bu kurtuluş yolunu gösteren öğretiler bugün Budizm diye bildiğimiz dini oluşturmuştur.

O incir ağacının altında bu gerçeklere varan adam, Buda yani bilge, aydınlanmış, ermiş kişi oldu. Daha sonraları Sakyamuni Buda ya da Sakyaların Bilgesi Buda olarak anılan bu aydınlanmış kişi kurucusu olduğu dinin kurallarını önce kendisinde uygulamaya başladı. Budacılık inancına göre kişi, bilgelik ve aydınlanmıştık düzeyine ancak kendini dünyalık tutku ve isteklerden sıyırıp kurtarmakla ulaşabilir, bu yolla ermişliği elde edebilir. Ondan sonra da Nirvana denilen kutsal ölümsüzlüğe ya da “hiçliğe” kavuşmuş sayılır. Kendini dünya yaşamının tüm tutkularından, isteklerinden ve saplantılarından kurtarabilen her inanmış ve kendini bu yola adamış kimse, Nirvana denilen kutsal sonsuzluğun mutluluğunu elde ederek o da bir Buda olabilir. Ancak, bu ermişlik düzeyine varabilmek için Buda’nın koymuş olduğu “aydınlanma” yollarını eksiksiz uygulamak ve mutlu sona götüren aşamalardan sabırla geçmeyi bilmek gerekir.

Böyle olmakla birlikte, tüm Buda’cıların gözünde Buda kutsal sonsuzluğa erişebilen ilk ve en büyük kişi olarak kalmış ve ondan sonra Nirva- na’ya ulaşabilen kişi çıkmamıştır. Bugün yüz milyonlarca inanmışı kendine bağlayan o ermiş kişi, Siddhartha Gautama, İ.ö. 563 — 483 yılları arasında yaşamış bir prenstir. Siddhartha, “amacına erişmiş, ermiş, aydınlanmış kişi” anlamına gelir. İşte bu prens Sakyamuni yani “Sakyaların Bilgesi” adı ile de tanınır. Soyadı Gautama’dan başka
Buda Sakyamuni’nin Bhagavan (kutlu ya da mutlu), Cayna (galip), Sramana (çileci) vb. gibi sıfatları vardır.
Zengin,gönençli bir yaşamı arkada bırakarak insanları mutluluğa kavuşturacak yolları bulmaya kendini adayan bu prensin kurduğu din bugün dünyanın en büyük inan kaynaklarından biri olmuştur. Bu dine bağlı 249.000.000 kişinin çoğunluğu Asya’da yaşamaktadır. Ama ne gariptir ki, Buda’ya inananların çoğu Budacılığın doğduğu Hindistan’ın dışında bulunmaktadır. Bugün Budacılığı daha çok Çin, Seylan, Tibet, Moğolistan, Laos, Vietnam, Tayland, Kore ve Japonya’da yayılmış olarak görmekteyiz. Hindistan’da doğmuş olan bir din olmasına karşın Buda’cılık orada bugün hemen hemen kalmamış gibidir; ancak son yıllarda yeniden canlanmaya başladığı görülmektedir.

BUDA’NIN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
Prens Siddhartha’nın babası Suddhodana, Kuzey Hindistan’daki Sakya adlı bir kabilenin başı idi. Çocuk doğduğunda babası oğlunun geleceğini öğrenmek için falcılar çağırttı. Bunlar Hindistan’ın en büyük falcıları idi; O güne değin ileri sürdükleri kehanetler hep doğru çıkmıştı. Gelen falcıların hepsi şunda birliktiler: Çocuk bir gün evini ve ailesini bırakıp uzaklara gidecektir; ancak bu gidiş acıyı, hastalığı, ölümü ve yaşamı mutsuz yapan şeyleri öğrendiği gün gerçekleşecektir.
Prensin babası kral, söylenenlerden derinden sarsıldı, kendini üzüntüye kaptırdı. Üzüntüsü hem çocuğunu kaybetmek hem de tahtının kendinden sonra sahipsiz kalacağı kaygısından ileri geliyordu. Bunu önlemek için kral birtakım önlemler almak yoluna gitti; ilk olarak acı, hastalık, ölüm ve mutsuzluklarla ilgili her türlü bilginin prensten uzak tutulmasını buyurdu. Sonra Siddhartha için özel ve çok güzel bir saray yaptırdı. Prens Siddhartha cennet kadar güzel bu sarayın üst katında yaşıyor, her isteği yerine getiriliyor, mutlu bir yaşam sürüyordu. Bu yaşamdan ayrılmak hayalinin ucundan bile geçemezdi. Nihayet bir gün, güzelliğiyle ün yapmış prenses Yaşodhara ile evlenerek mutluluğu daha da zenginleşti ve ondan Rahula adında bir oğlu oldu.

DÖRT ADAM
Yıllar geçti ve prens Siddhartha her şeyden ve herkesten uzak, bolluk ve gönenç içinde yaşamını sürdürdü. Ve bir gün, saraydaki rakkaselerin konuşmalarından, sarayın ardındaki koruda bulunan ağaçların ne denli güzel olduklarını duydu. Prens, saraydan hiç çıkmamış olduğu için o zamana değin hiç ağaç görmemişti.
Bir gün babasından sarayın çevresindeki koruyu gezmek için izin istedi. Kral ona izin vermeden önce koruya askerlerini gönderip çevrede acıdan, hastalıktan ve ölümden söz etmesi muhtemel herkesi uzaklaştırmalarını buyurdu. Ancak bundan sonra genç prens koruda gezmeye çıkabildi. Bu gezintisi sırasında orada nasılsa kalan yaşlı bir adama rastladı. Çok şaşırmıştı; çünkü o güne değin bu kadar yaşlı bir insan görmemişti. Arabacısına, bu insanın nasıl olup da böyle bir duruma gelebildiğini sordu. Arabacı, yaşlılığın insanları etkiliyerek bu hale getirdiğini ve tüm insanların birgün böyle olacaklarını açıkladı. Gerek yaşlı adamın görünümü gerek arabacının açıklaması prensi derinden sarsmıştı. Ozan Ashaghosha (Buda’nın işleri) adlı kitabında prensin şu sözleri söylediğini yazar:
“Demek yaşlılık,hepimizin belleğini, zihnini, güzelliğini ve gücünü yok ediyor. Ve yine de insanlar bunu hiç umursamıyor. Hemen saraya dönelim!
Yüreğim yaşlılık korkusuyla kararmış ve karmakarışık olmuşken korunun güzelliklerinden nasıl tad alabilirim!”
Daha sonra bir başka gezide, bu kez hasta bir adama rastladı ve önceki yaşlı adamda gördüğü zamanki gibi kendini yine acıya kaptırarak saraya döndü. Bir başka gezide ise, bir ceset gördü. Siddhartha saraya her zamankinden daha sarsılmış ve yıkılmış olarak geri geldi. Artık mutlu yaşamı sarsılmış hatta, yıkılmış ve çevresine olan tüm ilgisini yitirmişti. Yalnızca acıyı, hastalığı yıkıntı ve ölümü düşünüyordu. Dünyanın insanlığı mutsuz eden dertlerine karşı bir şeyler yapabilmeliydi. Ama, bunların neler olabileceğini henüz bilmiyordu.
Başka birgün yine ormanda tek başına dolaşırken dördüncü bir adama rastladı. Yırtık pırtık giysileri içinde dilenen bir din adamıydı bu. Prens ona yaklaşarak kendini tedirgin eden, kaygıya boğan düşüncelerini anlattı ve sorular yöneltti. Adam prensin sorularını şöyle yanıtladı:
“Doğumdan ve ölümden ben de korkuyorum; yersiz yurtsuz bir yaşamı benimsedim, ne bir malım ve ne de edinme isteğim var; tüm dünya acı, keder, hastalık ve ölümle dolu olduğundan bunların bulunmadığı o kutsanmış hali arıyorum, insanların verdikleri sadakalarla bu ulu amaca erişmek için dolaşıyorum.”

BUDANIN ARAYIŞI
Bu dindar dilenci, sanki geleceğin Buda’sı Prens Siddhartha’nın düşüncelerini dile getirmişti. O da, acının hastalığın ve ölümün var olmadığı hâli bulmak istiyordu. Babasının sağladığı gönençli ve zevkli yaşamı sürdürerek bu hali bulamayacağını anlamıştı, sonunda yuvasını ve ailesini bırakarak, yaşlı dilencinin yaptığı gibi, aydınlanmayı dinsel bir yaşamda aramaya karar verdi.
Babası onun bu kararına karşı koydu. Ama, prens arkasında bir erkek çocuk bıraktığını ve onun tahtın varisi olabileceğini söyleyerek babasını inandırdı. Kral, üzüntü içinde oğlunun gitmesine razı oldu. Böylece Siddhartha yuvasından ayrıldı. Yanına yalnızca üzerindeki giysiyi, ayağındaki sandalları ve yaşamının geri kalan bölümünde kullanacağı tek bir çanak aldı. Henüz yirmi dokuz yaşında bulunuyordu.
Geleceğin Buda’sı aklındaki soruların yanıtlarını ilk olarak, guru denilen doğru yolu göstericilerin uyarılarıyla Hindu dininde aradı. Hinduizm Hindistan’a İ.ö. 1500 lerde burasını istila eden ve Orta Asya’lı bir kavim olan Ari’ler tarafından getirilmişti. Ariler, kara derili Oravid yerlilerini bu topraklardan kovarak yönetici sınıf durumuna gelmişlerdi.
Ariler, birçok tanrıya taparlardı ve bunların önderi savaş tanrısı Indra idi. Prens Siddhartha’ nın Hinduizm’i incelemeye başladığı sıralarda, İndra eski önemini yitirmiş, yerini “Üçlü Birlik” denilen üç tanrıya bırakmıştı. Bunlar Brahma (Yaşamın Yaratıcısı), Vişnu (Yaşamın Koruyucusu) ve Siva (Yaşamın Yokedicisi) idiler.
Bu üç büyükten başka, Hinduculukta daha binlerce tanrı vardı. Bunlara avatar denirdi. Bir avatar, Brahma, Vişnu ya da Siva’dan birinin, insan bedenininde yeniden doğmuş biçimiydi.
Hinduculuğun dinsel yaşamını benimseyen Prens Siddhartha da binlerce tanrı arasından kendine tanrıyı ya da avatar’ı seçmekte özgürdü. Bu arada yaşanılan dünyanın gerçek olmayıp, bir düş olduğunun farkına varmış idi.

BUDANIN ARAŞTIRMALARI
Geleceğin Buda’sı altı yıl boyunca, bir öğretmenden bir diğerine dolaştı durdu. Öğretilenleri çabucak anlıyor ama öğrendikleri onu hiç doyurmuyordu. Bazı öğretileri kabul ediyor, ötekilerin ise tümüyle yanlış olduğuna inanıyordu.
Hindu dini, bu dünyanın bir acı ve sefalet dünyası olduğunu söylüyordu. Prens Siddhartha bu görüşü benimsiyordu. Hindu dini ruhun ölümden sonra yeniden doğacağı kavramını da kabul ediyordu. Bu inanışa göre, bir insan öldüğünde, bir başka yaşamda dünyaya yeniden gözlerini açar ve böylece sürer gider.
Bir insanın kaç kez doğacağı, “karma”ya bağlıdır. Karma, bir insanın yaşamı süresince yaptığı iyi ve kötü işlerin toplamıdır. Eğer bir insan iyi karma’ya’sahipse, bu onun iyi işlerinin daha
çok olduğunu gösterir. Gurular, prense iyi karma’ya sahip olan bir dilencinin bir kral olarak doğabileceğini öğrettiler. Kötü Karmaya sahip bir kral ise, bir köle, bir hayvan, evsiz bir hayalet, hatta bir böcek olarak doğabilirdi. Her gelecek yaşam bir önceki yaşamdaki davranışlara bağlıydı. Hindu yazarları, bu sonsuz yeniden doğma devirlerini “Yaşam Tekerleği” diye tanımlarlar.

MOKŞA
Bir Hindu’yu Yaşam Tekerleği’ne bağımlı kılan kötü karmadır. Hindu dininin amacı, insanın doğum devirlerinden kaçmasına yardımcı olmaktır. Böylece Hindu, dünyanın acılarına döneceği yerde Mokşa’ya girer.Mokşa, cennetin Hindu dinindeki biçimidir. Bir insan artık yeniden doğmaz ise, Brahma’nın, “Yaşam Yaratıcısı”nın bedenine geri döner, Mokşa’ya girer. Her insan, Brahma’nın küçük bir parçasıdır ve kaynağına geri gelir.
Mokşa’ya girerken insan sonsuz mutluluk ve sevinç içindedir ve dünyanın acılarından bütünüyle kurtulmuştur. Siddhartha bunu görüyor, ama elde edemiyordu. Sonunda çileciliği savunan öğretmenlere gitti ve onlar, ona, Mokşa’nın ancak oruç tutarak, ruhun özgürlüğü için bedeni cezalandırarak elde edilebileceğini öğrettiler.
Bir süre için, Siddhartha çileciliğin öğretilerini kendini bütünüyle vererek izledi. Hâlâ Mokşa’ya erişememişti. Rahiplerle daha sonra yaptığı konuşmalarda Buda, yaşamının bu döneminde duyduğu acılardan şöyle söz etmişti:
“Tüm edep ve utanç kurallarına karşı koyarcasına çıplaktım, önceleri hergün bir lokma yiyi- yordum. Daha sonra her iki günde bir lokma yemeye başladım ve giderek bunu her yedi günde bir lokmaya düşürdüm. Saçlarımı ve sakalımı kazıdım. Dikenlerin üzerine oturdum. İşkenceler içinde yaşadım, çileciliğin süresi uzun oldu.”
Buda, kendine işkence etmenin Mokşa’ya erişmeye yardımcı olacağı yerde, yaralayıcı bir şey olduğunu anlamıştı.
Düşünceleri açlıktan ve acılardan işlemez bir duruma gelmişti. Böylece Hindu dinindeki kurtuluş yolunun yanlış olduğuna karar verdi. Bu dinin öğretilerini bütünüyle incelemiş ama, kendisinde kutsanmış hâl ile ilgili bir durum değişikliği göremiyordu. Artık kurtuluş yolunu kendi düşüncelerinde arayacaktı.

DALINÇ (MEDiTASYON)
Geleceğin Buda’sı kurtuluşun yalnızca kendi düşüncelerinden gelebileceğini anlamıştı. Kimseden yardım bekleyemezdi. Yeniden yemek yemeye başladı. Birlikte bulunduğu beş çileci de onu terk etmişlerdi. Onlar, kendini yadsıma ve bedensel işkence dışında, Mokşa’ya giden başka bir yol olabileceğine inanmıyorlardı. Siddhartha’nın başaramadığını düşünüyorlardı.
Siddhartha şimdi dalınç’a (meditasyona) dönüştü. Bu, derin, yorucu ve kişisel bir düşünme şekliydi. Gerçek dalınç, yapılması çok güç olan bir iştir. Düşünceyi bir noktaya toplamak için büyük bir güç gerekir. Budistler gerçek anlamda da- lınç’a girebilmek için uzun süre uygulama, araştırma ve deneme yaparlar. Üzerinde düşünmeye dalınan nokta dışındaki tüm düşüncelerin bilinç dışına atılması gerekir. İşte,geleceğin Buda’sı kurtuluşun gizini bu yolla bulmaya çalıştı.

ŞEYTAN MARA
Bir gün bir incir ağacının altında oturan Siddhartha dalınç’ın o denli içinde idi ki, tüm gece boyunca düşüncelerini yoğunlaştırmayı sürdürdü. Bu konudaki en eski söylencelere göre ilk bölümünde yaşamının eski günlerini anımsamıştır. Daha sonra, başkalarının yaşamlarını okuma yeteneğine ulaştı. Gecenin son bölümünde ise, Budizm’in temel yasaları olan Dört Yüce Gerçeği anladı. Bu bilgi ona gelince Siddhartha aydınlandı. Bu andan başlıyarak O, Buda, “Aydınlanmış Kişi” idi.
Budist yazmaları bir başka öyküyü anlatır. Bu öyküye göre, kötü bir ruh olan Şeytan Mara, geleceğin Buda’sını bir incir ağacı altında derin düşünceye dalmış olarak görür. Mara, prensin aydınlanmaya çok yakın olduğunu anlar. Üç kız kardeşi olan İstek, Hoşnutsuzluk ve Tutku’yu çağırır. Bu kötü kölelerinden geleceğin Buda’sının aydınlanmanın gizini bulamaması için kendisine yardım etmelerini ister. Mara ve yardımcıları prense, taş, kum ve çamur sağanakları ve fırtınalarla saldırırlar. Bütün bunlar düşünceye dalmış olan adama eriştiklerinde güçlerini yitirirler. Kötü düşman bu kez de kılıçlarla, kargılarla ve oklarla saldırır. Ama tüm silahları çiçeklere dönüşerek Siddhartha’nın ayaklarının dibine düşerler. Sonunda, daha bir çok denemeden sonra, Şeytan vazgeçmek zorunda kalarak çekilir. Böylece Siddhartha dalıncını sürdürür ve gecenin son bölümünde aydınlanarak Dört Yüce Gerçeği anlar. O gün otuz beş yaşında bulunuyordu ve altı yıldan- beri bu amaca erişmeye çalışıyordu.

Yorum yazın