Bitkiler ve İnsanlar

Bitkiler ve İnsanlar – Bitkilerin İnsan Hayatındaki Yeri

Kentlerde ya da kent çevrelerinde yaşayan insanlar, bitkileri yaşamın bir gereği değil, hoş bir yönü gibi görmektedirler. Oysa, bitkilerin fotosentez yoluyla oluşturdukları yiyecek ve oksijen olmadan, ne insanlar ne de hayvanlar varolabilirler. Her ne kadar kültür, esas olarak bilim ve teknolojiyle belirleniyor gibi gözükse de, gerçekte uygarlık adı verilen ilerlemenin temelinde, bitkileri yetiştirebilme ve etkili olarak kullanabilme yeteneği yatmaktadır.

insanlar ve ataları, varoluşlarının ilk 1 milyon yıllık döneminde yiyeceklerini, yabani hayvanları avlayarak ve yabani bitkilerin kök ve meyvelerini toplayarak elde etmişlerdir. Bireylerin büyük bir bölümü bu biçimdeki yaşama uyamamış, uyanlar ise, yiyecek kaynakları tükendiğinde, hemen konakladıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalmışlardır. İnsanların terkettiği alanlarda, doğal olaylar, hayvan ve bitki yaşamını yeniden düzenlemiştir. Yaklaşık 10 bin yıl önce insanlar, yalnızca üstünde yaşamak yerine, doğadan yararlanma yoluna da gitmişlerdir. Bunlar Ortadoğu’nun yeşil otlaklarla çevrili, daha sonra tarihçilerce Mümbit Hilal Bölgesi olarak adlandırılan yerde yaşamışlardır. Bundan birkaç yıl önce arkeologlar, bu bölgede yaptıkları kazılar sonucunda, çamurdan yapılmış küçük evlerden oluşan ve

1.0. 8000 yıllarında kullanılan en eski yerleşmeyi ortaya çıkarmışlardır. Yine bu kazılar sonucunda, döküntüler arasında bulunan fosilleşmiş buğday taneleri, tahıldan un elde etmeye ve çimleri kesmeye yarayan taş aletler ve bitki tohumlarını ekmek ve toprağı eşmek için kullanılan kaba aletler ortaya çıkarılmıştır. Günümüzün koyun ve keçilerine benzeyen kemik fosilleri, bu insanların et gereksinmelerini karşılamak için hayvan yetiştirdikleri gerçeğini açığa çıkartmıştır. Kuşkusuz çiftçilik ve hayvancılık, bu insanların belirli bir bölgeye yerleşmelerini, sürekli barınaklar oluşturmalarını ve topluca yaşamalarını gerçekleştiren etkenler olmuştur.

1.0. 4000 yıllarında Mümbit Hilal Bölgesindeki insanlar, koyun ve keçinin yanısıra sığır besliyor, tarlalarını suluyor, daha gelişmiş aletlerle topraklarını sürüyor ve yabani türlerin verdiğinden daha çok arpa ve buğday yetiştiriyordu. Besin gereksinmesinin daha büyük oranlarda karşılanması, geniş kapsamlı sonuçlar doğurdu. İnsanlar daha uzun ömürlü olmaya başladılar ve buna bağlı olarak da nüfus 4000 yılda dört katma çıktı. Bölgede yeni köylerin kurulmaya başlanmasıyla birlikte, kendi yiyeceğini toplama ya da avlama zorunluluğundan kurtulan bazı kişiler, yalnızca çanak, sepet ya da bitki lifleri ve koyun yününden kumaş yapma işlerinde çalışmaya başladılar. Bunlardan bazıları mal sahibi ve tüccar durumuna geldiler; böylece topluluklar düzenlendi, yasalar kondu. Bu konulara değinen en eski yazıtlar (kil tabletlere oyulan ve pişirilerek sertleştirilen resimyazıları), yasaları, tahıl değiş tokuşlarını ve tahılla yapılan vergi ödemelerini belgelemektedir. Çiftçilik batıda Akdeniz’e, doğuda ise İndus vadisine değin yayılıyordu. Ancak Mümbit Hilal Bölgesindeki çiftçiler, fazla işlenme nedeniyle toprakların verimini kaybetmesi ve sulamanın topraktaki tuz oranını artırması sonucunda, kuzeye doğru göçetmeye başlamışlardı. Böylece çiftçilik, bir yandan ilk büyük uygarlıklarının temelini atarken, öte yandan bir zamanların Mümbit Hilal Bölgesinin bugünkü çöl durumuna dönüşmesine neden oluyordu.

Tüm bunlar olurken, Akdeniz’i çevreleyen ormanlık alanlar, göçebe çiftçi ya da çobanların ağaçları kesmeleri, bitkileri yakmaları ve bu alanları sürmeleri ya da sürülerini burada otlatmaları sonucunda yokolmaya başlamış ve ince toprak tabakası harabolmuştur. Lübnan’ın ünlü sedir ormanları, odun için ya da Ortadoğu’nun ilk uygarlıklarının sarayları, tapınakları ve gemilerinin yapımı için kesilmiş ve kullanılmıştır. Doğal örtülerinden yoksun kalan bu toprak tabakalar, rüzgarın ve yağmurun etkisiyle denizlere kaymış, geriye Afrika ve Ortadoğu kıyılarında kurak çöller, Avrupa kıyılarında ise verimsiz topraklar kalmıştır. Bu nedenlerden doğan verimli toprak gereksinmesinin, tarihteki ilk savaşların en önemli nedenini oluşturduğunu görmekteyiz. Günümüzde sayıları gittikçe azalan ilkel insan toplumlarının, bazı bölgelerde avlanarak ya da ormanları sömürerek yaşamını sürdürdükleri gözlenmektedir. Bugün dünyanın ekilebilir alanlarının çoğu sürekli olarak işlenmektedir. Kalabalık nüfusa sahip Güneydoğu Asya’da birçok aile, geçimini, kendilerine ait topraklar üzerinde, el emeğiyle işleyerek ve sulayarak ürettikleri pirinç ve sebzelerle sağlamaktadır. Yoğun tarım olarak adlandırılan bu üretim biçiminde, yalnızca birkaç alanda dışsatım için pirinç fazlası oluşturulabilmektedir. Yaygın tarım ise, büyük miktarlarda buğday, mısır, soya, pamuk ve Orta Amerika’nın batısındaki binlerce dönümlük büyük topraklarda yetişen diğer hammadde ürünlerinin üretimiyle örneklenmektedir. Bu büyük çiftlikler, yalnızca birkaç kisi tarafından, benzin ya da gaz ile çalışan makineler yardımıyla işletilmektedir. Bu makineler, tohumların ekilmesi, ekinlerin biçilmesi, meyvelerin artık maddelerden arıtılması ve ürünlerin satışı için balyalanması işlemlerinde kullanılmaktadır. Bu tür çiftlikler, ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerde, aileler ya da anonim şirketler tarafından; Sovyetler Birliğinde ise, çiftçiler tarafından “ortaklaşa” çalıştırılmaktadır. Ancak her ikisinde de elle, at ve öküzlerin yardımıyla ya da traktör ve diğer makinelerle sürülen çeşitli büyüklüklerde tarlalar vardır. Bunlar arasında sebze tarlaları, meyve bahçeleri, kauçuk alanları, mandıralar ve hayvanları besleyen çiftlikler bulunmaktadır.

Ağaç ekimi de bu çiftçilik işlemleri arasındadır. Ancak bu ekim, ev, mobilya, kağıt, karton, bazı sentetik plastik ve ipliklerin yapımında gereken odunu karşılayacak oranda değildir. Görkemli Kaliforniya selvileri gibi büyük değere sahip ağaçların odunları, mobilya ve ev yapımında çok kullanışlı olduğu için tehlikededir. Petrol, doğal gaz ve kömür kaynaklarının sonsuz olmadığının anlaşılması, insanların milyonlarca yıl önce böylesine cömertçe kullanılan fosil yakıtlarının büyük bir bölümünü oluşturan ilkel bitkilere ne denli bağımlı olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Bunlar sadece makineleri çalıştıran enerjiyi sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bilimin ve teknolojinin “yarattığı” yeni maddelere ve birçok plastiğe hammadde de sağlarlar. Kullanılan fosil yakıtların yerine hiçbir zaman bir yenisi konamaz.

Bilim, bitkilere bakış açısının geliştirilmesine ve onların en iyi biçimde nasıl yetiştirileceklerinin aydınlatılmasına büyük katkıda bulunmuştur. Bilim adamları, doğal türlerden daha dayanıklı, daha verimli, daha hızlı gelişen bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklığı olan yeni türler ve yeni bitkiler geliştirmişlerdir. Bunların dışında, toprağı besleyen gübreler, bitki ve böcek asalaklarını öldüren zehirler bulunmuştur. Ancak bu kimyasal maddelerden bazıları göllerin ve ırmakların kirlenmesine ve birçok vahşi yaşam türünü tehlikeye sokan doğal çevre kirlenmesine neden olur. Böylece doğadaki her şeyin birbiriyle ilgili olduğu ve herhangi bir biçimde karşılığı verilmezse, hiçbir şeyin alınamayacağı açıkça ortaya konmuştur.

Yorum yazın