Ağacın Özellikleri Nelerdir

Ağacın Özellikleri Nelerdir

Ağaç, odunsu bir yapısı olan ve tohumları yoluyla çoğalan, genellikle büyük ve çok uzun yaşayan bir bitkidir. Gerçekten de dünyada yaşayan canlılar arasında en büyüğü ve en uzun ömürlü olanı ağaçtır. ABD’nin batı kıyılarında yetişen ve kırmızı kereste veren Sekoya türünden ağaçların boyu 110 metreyi aşmaktadır. Kaliforniya’nın dev sekoyalarından General Grant adı verilmiş olan ağacın boyu 82 metre, çapı 12,5 metre olup, hâlâ büyümesini sürdürmektedir. 3500 yıllık olduğu sanılan bu ağaçtan elde edilecek kereste ile altışar odalı 50 ev yapılabilir! Kaliforniya’daki Ak Dağlar’da çok bulunan sivri ve sert kozalaklı çamların ise daha yaşlı — belki de 4600 yıllık — oldukları tahmin edilmektedir. Bu büyük ağaçlar, boyu ancak 6 metreye varabilen ve ancak 40 yıl yaşayan huş, gürgen, kızılağaç vb. ağaçlardan çok farklıdırlar. Ama hepsi ağaç familyasındandır.
Hangi türden olursa olsun her ağaç; kök, gövde, dal ve yapraklardan oluşur. Kök, bitkinin toprağa tutunmasını , topraktan su ve suda erimiş mineralleri almasını sağlar.

Bazı ağaçlarda kök çok derinlere iner ya da çok yaygındır. Ağacın kök yapısı genellikle, ana kök ile yan köklerden oluşur. Ağaçlar çok su ister. Sıcak günlerde bir ağacın yaprakları yüzlerce litre su kaybedebilir. Ağaç kökleri toprağı sarmal hareketlerle delerek gerekli su ve mineralleri, gövdeye, dallara ve yapraklara hücre hücre aktararak ulaştırırlar. Kök uçlarında yüksük benzeri bir takke bulunur. Bu bölüm, güçlü fakat kolay zedelenebilir. Kök uçlarını koruyucu bir işlev taşır. Yüksüğün ardında birer hücreden oluşan binlerce beyaz emici kıl vardır. Bu hücrelerin her biri topraktaki suyu emerler. Yaşamları birkaç günlüktür ve yerlerini hemen yenileri alır. Bu kök sistemi ağacın sonsuz su gereksinimini karşılamak için durmaksızın dal budak salar.
Kimi ağaçların toprak üstünde de kökleri vardır. Çıplak selvi depen ve bataklık alanlarda yetişen ağaç, hava alabilmek için köklerinden suyun üzerine “dizler” çıkarır. Boğucu incir denen ağaç, köklerini toprak üzerinden yakınındaki ağaca doğru uzatarak onu boğar ve öldürür. Kimi ağaçlar da gövdeden aşağı doğru yeni kökler oluşturarak “yedek gövdeler” edinirler. Kalküta’da (Hindistan) bir banyan ağacının “Payanda kökleri” adı verilen 200’ü aşkın yedek gövdesi olduğu bilinmektedir. Bunlar ağacın çok yaygın -dallarını taşımasına yardımcı olurlar.

Köklerin ağaçlara olan katkılarının yanısıra toprağa da yararı vardır. Toprak altında geniş alanlara yayılan kökler, toprağın yağmur ya da rüzgârın etkisiyle sürüklenmesini önlerler.
Kökler nasıl gövdeyi desteklerse, gövde de dalları ve yaprakları taşır. Gövdelerin biçimleri değişiktir. Bazı ağaçların tepeye kadar uzanan tek bir gövdesi olduğu gibi, diğerleri bölünerek dallara ayrılırlar. Gövdeden çıkan dallar tepeye yaklaştıkça kısalırlar. Tek gövdeli ağaçlara örnek olarak beyaz çam, bölümlü gövdelere ise Amerikan Karaağacı gösterilebilir.
Bir ağaç gövdesinin gözle görülen dış yüzeyine “kabuk” denir. Genç ağaçlarda düzgün olan kabuk, ağaç yaşlandıkça gerilir. Gerilirken değişik biçimlerde ayrılır ya da çatlar. Her ağaç türünün kendine özgü bir çatlama biçimi olduğundan bu çatlaklar aracılığıyla ağaç türleri kolayca tanınabilir. Gürgen ağacının kabuğu kolayca ve düzgün olarak gerilir, oysa çınar ağacının kabuğu çok az esner. Bu nedenle kabuk ayrılır ve büyük kabuk parçaları kopup düşerler. Bu, çınar kabuğunun lekeli bir görünüm kazanmasına yol açar. Beyaz huş ağacının kabuğu çok ince şeritler halinde soyulur, Ponderosa çamının kabuğu 100 yaşına dek siyah kalır, sonra kızıl kahverengine dönüşür. Kimi kabuklar oldukça incedir, diğerlerinin kalınlığı 30 santimi bulur. Kabuklar ağacı yağmurdan, sıcaktan, soğuktan, böceklerden ve hastalıklardan korur.

Kabuğun hemen altında soymuk ya da iç kabuk vardır. Soymuk, yapraklardan aldığı besini köklere taşır. Öldüğü zaman dış kabuğun bir parçasına dönüşür. Kabuk katlarından sonra büyütken doku denen, ince, canlı bir doku gelir. Büyütken doku her yıl bir yanına yeni bir iç kabuk ya da soymuk, öbür yanına da yeni bir ağaçözü tabakası ekler.

Ağaçözü tabakası ağacın özsuyunu yani su ve mineralleri taşımakla yükümlüdür. Suyun bol olduğu ilkbaharda, büyütken doku, büyük, açık renkli hücreler oluşturur. Suyun kıt olduğu sonbaharda ise, kalın cidarlı daha küçük hücreler oluşturur. Bunlar ilkbahardakilere oranla daha koyu renklidir. Bu koyulu açıklı ağaçözü tabakası dairelerinin ikisi bir arada yıllık halka adını alırlar. Bu halkalara bakılarak ağaçların yaşları saptanır.

Andrew E. Douglass 1901 yılında, Arizona’daki Lowell Gözlemevinde bir ağacın enine kesitine bakarak ve ağaçözü tabakası halkalarını sayarak ağacın yaşının bulunabileceğini ortaya koymuştur. Buna göre, on halka ağacın 10 yaşında, yüz halka 100 yaşında olduğunu gösterir.
Bir ağacın uzun kuraklık dönemlerinde iyi gelişmemesi doğaldır. Bu yüzden katmanlar arasında tam bir yeni ağaçözü halkası oluşmayabilir ya da yıllık halka çok ince olabilir. Geniş ve eşit aralıklı halkalar bize, o ağacın bol ışıklı ve sulu bir ortamda büyüdüğünü gösterir.
Ağacın gövdesinin ortasında, koyu renkli ölü doku yer alır. Buna öz odun denir. Bu dokuyu ağaçözünün su taşıyan ancak yaşlanınca işlevini yitiren boruları oluşturur. Bunlar sertleşerek sakız ve reçineyle tıkanırlar. Öz odun, ağacın çekirdeğidir, ona güç verir ve destekler.
Dallar, ağacın türüne göre gövdeden değişik biçimlerde çıkarlar. Akçaağacın dalları, insan eliyle yapılmışçasına düzgün ovaller olarak gelişir. Salkım söğüdün silindir biçimi dalları yere kadar eğilir, ladin çamının dalları ise tepeye doğru küçülerek ona üçgen bir görünüm kazandırırlar.
Bir ağacın dalları, yaprakları taşır. Yapraklar ise, fotosentez yoluyla ağaç için gerekli besini üreten, durmadan çalışan olağanüstü küçük fabrikalara benzerler.
Sonbaharda, ağaç kışa hazırlık yaptığından, fotosentez işlemi yavaşlar. Yapraklarını döken ağaçların yapraklarındaki yeşil klorofil yok olmaya başlar. Yapraklarda önce sarı ve kırmızı pigmentler görülür, ardından da dökülme başlar.
Yapraklar türlü biçim ve büyüklükte olur. Çam iğneleri ince uzundur. Tatlı zamk ağacının yaprakları yıldız biçimindedir. Salkımsöğüdün yaprakları tüylere benzer. Kızılcık türünden ağaçların yaprakları düzgün ovaller oluştururlar.

Yapraklar dallar üzerinde karşılıklı ya da almaşık bir düzen içinde sıralanmıştır.
Yapraklar, türleri açısından ikiye ayrılırlar. Tek parçadan oluşanlara yalın, bir ya da birkaç parçadan oluşanlara ise bileşik yapraklar denir. Akçaağaç ve akkavak yalın, dişbudak ağaçlarının yaprakları ise bileşik yaprak türlerine örnek olarak gösterilebilir. Her yaprak, yaprakçıklardan oluşur.
Yapraklardaki damarlar özsuyu taşımaya yararlar. Bir yaprağın bir ana damarı ve ondan çıkarı küçük damarları varsa, buna, bir tüyü andırdığından, tüysü yaprak denir. Meşe ağacının yaprakları tüysü yaprak türündendir.

Damarlar yalnızca yaprağın ortasından çıkıyorsa, buna elsi yaprak denir. Çünkü görünümü bir eli andırmaktadır. Çınar ağacının yaprakları elsi yapraklardır. Genellikle Çin’de ve Japonya’da yetişen Ginko ağacının yaprağı çok değişiktir. Yaprağın üzerindeki damarlar birbirlerine koşuttur.
Ağaçlar tohumdan ürerler. Tohumlar ise ağacın çiçeklerinde ya da kozalaklarında oluşur. İki tür tohum vardır: Kapalı tohumlar (Angiosperm) ve açık tohumlar( Gymnosperm).

Kozalaklı (iğne yapraklı) ağaçların tohumlan açık tohumlardır. Kozalaklı bir ağacın dişi ve erkek kozalakları bulunur. Erkek kozalak polen (çiçek tozu) denen minik sperm gözelerini üretir. Baharda polenler rüzgârlar aracılığıyla daha büyük olan dişi kozalaklara taşınarak kozalağın içinde tohumların oluşmasını sağlar. Kozalak olgunlaşıp kuruyunca ayrılır, açılır ve tohumlar yere düşer. Olgunlaşma dönemi kimi ağaçlarda yıllarca sürebilir. Tüm kozalaklı ağaçlar ile dişbudak meşe gibi bazı sert ağaçlar rüzgâr aracılığıyla döllenir.

Çiçek açan ağaçların tohumları, kapalı tohum tütündendirler. Kabukla örtülmüş olduklarından, polenler çiçeğin erkek organından ya da erkek çiçekten, çiçeğin dişi organına ya da dişi çiçeğe taşınırlar, örneğin, manolya ağacının çiçeğinde hem erkek, hem de dişi organ bulunmaktadır, öteki ağaçların erkek ve dişi çiçekleri ayrı ayrıdır. Tohum, dişi çiçekte oluşup, olgunlaşınca yere düşer. Düştüğü yerde kendine uygun bir ortam bulursa büyüyerek, yeni bir ağaç oluşturur.
Çiçek açan ağaçlar döllenmek için rüzgâra bağımlı değildir. Çiçekleri, bazı hayvan ve böcekleri, örneğin arıları kendine çeker. Çiçekten çiçeğe konan bir arı, taşıdığı çiçek tozlarını da konduğu çiçeğe bırakarak dişi çiçeği döller. Bazı ağaçların tohumları da başka hayvanlar aracılığıyla yayılır, örneğin, geyik, yediği meyvanın tohumlarını sindirim sisteminde hiçbir değişikliğe uğratmadan dışkısıyla birlikte dışarı atar.

Ağaçların tohum verme zamanlan ağacına göre değişir. Şeftali ağacı ilk tohumunu beş yaşında verir. Oysa meşe ağacının ilk tohumunu verebilmesi için 50 yıl gibi uzun bir süre geçmesi gerekir. Kaliforniya çamı (sekoya) ise tohum vermek için 250 yıl bekleyebilir. Ancak, 3000 yıldan daha çok yaşayan bir ağaç için bu hiç de uzun bir süre sayılmaz.
Bir ağaç yıllarca hatta yüzyıllarca yaşayabilir. Ancak, yaşam süresini henüz doldurmamış ağaçlar da ölebilirler. Sözgelimi, orman yangınlarıyla yanıp kül olurlar, insanlar tarafından kesilerek yok edilirler.
Ağaçların başka düşmanları da vardır. Bunlar böcekler ve yaprak bitkileridir. Yaprak bitkileri yapraklardaki özsuyu emerek, salgıladıkları sıvı ile bitkinin gözeneklerini kapatarak onların ölmelerine neden« olurlar. Çekirgeler yumurtalarını dallarda açtıkları oyuklar içine bırakarak ağaçlara
büyük zarar verirler. Yumurtalardan çıkan çekirgeler toprağı oyarak ağacın köklerine ulaşır ve köklerdeki özsuyu emerler. Tanemsiler türünden böcekler ise ağacı pullarıyla kaplayarak boğabilirler.

Ağaç düşmanları içinde en amansızlarından biri de yaprak kesen karıncadır. Bu karıncalar bir ağacın tüm yapraklarını yok edebilirler. Ağızlarıyla parça parça kopardıkları yaprakları yuvalarına taşıyıp, çiğneyerek hamur haline getirir ve karıncaların en sevdiği besin olan mantarı üretmek için kullanırlar.

Tırtıllar bir diğer ağaç düşmanıdır. Her türden tırtıl ağaçlara karşı sürekli savaş açmış gibidir. Tüylü, ataca, çizgili tırtıllar bazen kilometre karelerce ormanı yok ederler.
Ağaçların bir başka düşmanı da hastalıklardır. Genellikle mantar hastalığı olarak adlandırılan bu hastalık en çok yaprakları etkiler. Yapraklar önce sararır, ardından kurur ve dökülür. Bir bakterinin yol açtığı bu hastalığı önleme olanağı varsa da, çoğu kez yayılması önlenemez ve ağaç ölebilir.

Ağaçların yok oluş nedenleri arasında kuşkusuz doğal ölümleri, yani yaşlılığı da saymak gerekir. 40 yaşına gelmiş bir huş ağacı yaşlıdır. Oysa 40 yaşındaki akçaağaç henüz genç sayılır, çünkü bu ağaç 500 yıl yaşayabilir. Ağaç yaşlandığında, büyüme işlemi de yavaşlar. Yapraklara ve köklere su ve besini eskisi gibi iyi taşıyamaz. Su ve besinin yetersiz oluşu da dalların kurumasına ve kırılmasına yol açar. Ağacın kabuğu pullanmaya başlar. Sonunda öylesine güçsüz bir duruma gelir ki, birgün güçlü bir rüzgârla ya da kendiliğinden yere devriliverir.

Ancak bir ağacın ölmesiyle çevresindeki işlevi bitmiş olmaz. Ağacın ölüsü de ormana yararlıdır. Su, kuru ağacı yumuşatarak üzerinde mantarlar oluşmasına yol açar. Toprak kurtları, karıncalar, ve öteki yaratıklar bu mantarlarla beslenebilirler. Üzerinde zehirli ve zehirsiz mantarların ürediği ağaç kabuklan bile hayvanlar için zengin bir besin kaynağıdır.

Yorum yazın